İskender Baydar
1 Ağustos 2015

2. HALKİDİKİ SEFERİ

Sizin için tatil ne zaman başlar bilemiyorum ama benim için gideceğim yerin hayalini kurmakla başlıyor.

Kafamdan geçmiş tatillerimi geçiriyorum önce. Hangisinden keyif aldığımı, hangisinin ardında buruk bir tat bıraktığını düşünüyorum… Ne tür bir tesis, nasıl bir yemek, ne tür bir eğlence istediğimi tartıyorum…

Tatile birlikte çıkılacak eş, dost, çocuk gibi etkenleri bir sepete doldurduktan sonra, beynimde oluşturduğum sihirli bir “Hesapla” tuşuna basıyorum…

Özetle tüm riskleri ve fırsatları hesaba katıp maksimum faydayı sağlamaya çalışıyorum.

Bu sene, binlerce ihtimal arasından çıkan sonuç; Ege’nin kuzeyinde yer alan ve yan yana denize uzanmış üç parmağı andıran Yunanistan’ın Makedonya Bölgesi’ne bağlı Halkidiki oldu.

Bir kere ulaşmak çok kolay… Seçtiğiniz parmağın, yani yarım adanın Türkiye’ye yakınlığına bağlı olarak İstanbul’dan hareketle kat edeceğiniz mesafe 500 ila 700 kilometre arasında değişiyor… Üstelik Selanik’e kısa bir uçuşla varıp araç kiralamak da mümkün.

ÖNCE BÜROKRATİK İŞLER

Biz ilk alternatifi seçtik. İstanbul Seyrantepe’de bulunan TURİNG’de uluslararası ehliyet ve yeşil sigorta formalitelerini yerine getirdikten sonra (Ki ikisi bir arada yaklaşık 500 TL tutuyor) hareket gününü belirledik. Zamanında uzun süreli Schengen vizesi almış olmanın rahatlığıyla, pasaportları torpidoya atıp şafak vakti yola koyulduk.

Sınıra kadar otoyol ile duble yol; İpsala Sınır Kapısı’nı aştıktan sonra uzun bir süre otoyol ve ilgili kavşaktan çıktıktan sonra bir müddet gidiş-geliş yol düzeniyle ilerliyorsunuz. Yol bayram-seyran haricinde gayet boş… O kadar ki, otomobillerde çok da gerekli olmayan bir opsiyon olarak gördüğüm ‘cruise control’ ilk kez aldığı paranın karşılığını verme fırsatını yakaladı bu seyahat sırasında.

GÜNGÖRMÜŞ KENT: DEDEAĞAÇ

Evden sabah 6 gibi yola çıkarsanız, kahvaltı vakti Dedeağaç sahilinde oluyorsunuz. Yunanca adıyla Alexandroupolis… Bir ana caddesi var sağlı sollu cafe ve restoranlara ev sahipliği yapan, bir de hemen birkaç yüz metre paralelinde yer alan sahil şeridi.

Geniş yürüyüş bandı üzerinde yer alan deniz fenerinin etrafında soluklanıp Yunanistan seyahatinizin ilk ‘frappe’sini ya da daha sert bir şeyler tercih edenlere özel ‘espresso freddo’sunu tatmak için ideal zaman…

Çok tanıdık bir şeyler var bu kentte… Sanki çocukluğumuzun Florya’sı, Yeşilköy’ü ya da Caddebostan’ı gibi… Naif, bozulmamış… Zengin değil ama güngörmüş. Keyifli, huzurlu, yavaş bir kent Dedeağaç…

15 milyonluk kaotik bir mega kentten yola çıkıp 11 milyonluk bir ülkeye adım attığınız gerçeği, bir tokat gibi değil ama adeta teninizi okşayan tatlı bir meltem gibi çarpıyor yüzünüze… Ve o an, tam da o an kendinizi mutlu hissediyorsunuz.

Biraz soluklanıp yola devam ediyoruz. Bir süre sonra solda denizi daha az görmeye başlıyoruz… Yerleşimler sağ taraftaki tepelerin eteklerinde. Batı Trakya’dan Yunanistan’ın içlerine doğru yol alırken bir köyde minare, diğer köyde çan kulesi görerek ilerliyoruz. Yol üzerinde sırasıyla Gümülcine (Komotoni), İskeçe (Ksanthi) ve Kavala yer alıyor.

Kavala’nın Yunanca bir ismi yok. Yunanistan’da birçok şehir ismini mitolojiden alırken, Kavala Osmanlı’dan kalan tek şehir ismi… En yaygın iddia, Yunanların Osmanlı’ya ihanet eden Kavala doğumlu Mehmet Ali Paşa’nın ismini sonsuza kadar yaşatmayı hedefledikleri yönünde…

Geçmişi bir kenara not edip geleceğe devam edelim biz…

KAVALA’DA BİR SOLUKLANIN

Dedeağaç’tan sonraki durak işte bu meşhur Kavala

Tam ortası plaj olan harika bir Ege kenti… Mutlaka vakit ayırın. Yüzünüzü denize döndüğünüzde solda kalan tepeye, yani “old town”a uğrayın. Dar sokaklarda dolaşın, limana bakan cafelerde, manzarayı seyrederek bol köpüklü bir Türk kahvesi siparişi verin; yanına da bir likör söyleyin ki keyfiniz eksik kalmasın.

Kavala’da bir şey daha yapın: Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından medrese, mektep ve aşevi olarak yaptırılan imaret, artık Yunanistan’ın en gözde butik otellerinden biri. Adı da İmaret zaten. Muhteşem bir renovasyon örneği. Kalamıyorsanız bile, bir yemek için uğrayabilirsiniz. Ancak, çalışanlar müze muamelesi görmekten nefret ettikleri için sakın “Bir fotoğraf çekip çıkacağım” demeyin.

Kavala’dan yaklaşık 40 dakika sonra Taşoz Adası’na (Thassos) giden feribotların kalktığı Keramoti’ye ulaşıyorsunuz. Taksim-Keramoti toplam 438 kilometre. Mesafe bu kadar yakın olduğu için, özel araçlarıyla Türkiye’den Yunanistan’a gidenlerin en yoğun olduğu yer, plajları ve turkuaz denizi ile ünlü bu ada.

Ama hemen cazibesine kapılmayın. Tıpkı Nazım Hikmet’in ikinci eşi Piraye için yazdığı bir şiirde söylediği gibi:

“En güzel deniz:

Henüz gidilmemiş olanıdır.

En güzel çocuk:

Henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz:

Henüz yaşamadıklarımız.

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:

Henüz söylememiş olduğum sözdür…”

Bu dizeleri mırıldanarak yola devam etmenizi öneririm. Zaten Halkidiki’ye de iyice yaklaştınız artık…

Bu arada İpsala Sınır Kapısı’ndan hemen sonra otoyola girdiğinizi söylemiştim hatırlarsınız… “Oh ne güzel gişe yok, para isteyen yok” diye düşünmeyin. Selanik’e varana kadar 3 kez gişe çıkacak karşınıza. Her birinde 2.40 Euro takdim etmek zorundasınız, aklınızda bulunsun.

Balkanlar’ın Ege’yle buluştuğu yer demek hiç de yanlış olmaz Halkidiki için… Gelenler de ağırlıklı olarak Rumenler, Bulgarlar, Sırplar, Makedonyalılar, Türkler ve tabii ki civar kentlerden sahile koşan ev sahibi Yunanlar…

İLK YARIM ADA AYNOROZ

Türkiye’ye en yakın parmak, Ortodokslar tarafından kutsal kabul edilen 2033 metre yüksekliğindeki Athos Dağı’nı da içine alan Aynoroz Yarım Adası… Bakirliği ile daha çok bizim Datça Yarım Adası’nı andırıyor burası.

Yarım adanın büyük bölümü turizme kapalı. Hatta kadınlara bile kapalı. Bizdeki Sümela Manastırı’nın deniz kıyısına inşa edilmiş halini andıran 20 manastıra ev sahipliği yapıyor bölge. Manastır temsilcilerinden oluşan bir konsey tarafından yönetiliyor. Bir nevi iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Yunanistan’a bağlı bir kara parçası. Manastırların geçim kaynağı zeytincilik, zeytinyağı ve şarapçılık… Her manastırın kendi adını taşıyan ürünlerini, yarım adanın en büyük yerleşim yeri olan Ouranoupolis’te bulmak mümkün.

Manastırları uzaktan görüp fotoğraflayabileceğiniz yarım gün süren tekne turunun başlangıç noktası da bu şirin kasaba. Bu turu mutlaka yapın. Hele fotoğraf çekmeyi seviyorsanız sakın kaçırmayın.

Öte yandan 3-4 günlük dolu dolu bir tatil için pek çok seçenek, gidilebilecek çok sayıda plaj var Ouranoupolis’te… Kasabanın merkezinden 10 dakikalık bir motor yolculuğuyla geçilen Drenia Adası ya da halk arasındaki adıyla Eşek Adası; Ouranoupolis’e varmadan 5-6 kilometre önce karşınıza çıkacak feribot iskelesinden ulaşılan Ammouliani Adası; hemen önlerinden denize girilebilen aile işletmelerine sahip küçük bir balıkçı kasabası olan Nea Roda bunlardan birkaçı…

EŞSİZ LEZZETLERİN ADRESİ

Ouranoupolis sahilinde çok sayıda tipik Yunan lokantası mevcut… Ama onların bir sokak arkasında bir restoran var ki ayrı parantez açmayı gerektiriyor; adı Kritikos…

Gurmelerin iş sahasına girmek istemesem de, büyük woklarda servis edilen kalamar dolması, deniz mahsullü spagettileri, diğer restoranlarda asla bulamayacağınız, hatta bugüne kadar muhtemelen pek bir yerde rastlamadığınız mezeleri ile tüm Akdeniz çanağında hatırı sayılacak bir iş çıkartılıyor Kritikos’ta…

Yunanistan kriterlerinin üzerinde bir hesap ödeyecek olsanız da masadan mutlu kalkacağınızı garanti ederim… Ayrıca hesap Gökhan Töre’nin Bodrum’da tekneye 7 lahmacun 4 ayran sipariş etmesinden daha ağır olmaz onu da belirteyim.

Halkidiki’de ikinci parmak Sithonia… Denize kadar inen çam ağaçları ile adeta Marmaris… Yeme-içme, konaklama açısından Aynoroz’a göre daha çok seçenek var. Özellikle Vourvourou bölgesi, tropikal adalarda rastlayabileceğiniz türden bir mavilikle insanın aklını başından alıyor. Kalamitsi’yi de ihmal etmeyin derim…

Bu yarım adayı karış karış dolaşmayıp sadece tekne turuyla uğradığımdan çok detay veremeyeceğim. Ama özel bir önerim olacak: Uca doğru yer alan Toroni sahili, iri kumla minik çakıl arasındaki yapıya sahip plajı ve deniziyle mükemmel; mutlaka gidin…

SONUNDA KASSANDRA’DAYIZ

Ve nihayet Selanik üzerinden geçilip inilen Kassandra’ya geliyoruz… Bu tatildeki asıl hedef burasıydı bizim için…

Selanik’e yakın olması sebebiyle İzmir’in Çeşmesi gibi düşünebilirsiniz burayı. Hatta bir de Alaçatı’sı var: Afitos…

Alaçatı’ya göre daha küçük, daha köhne ama kesinlikle daha doğal. İnsanlar instagrama koysun diye mimar eliyle düzenlenmiş köşelere değil, yaşanmışlıkla oluşmuş karelere sahip…

Aynoroz Yarım Adası’na gittiğim bir önceki Halkidiki seferinde,  5 yıldızlı diye kaldığımız eski otelin yetersizliği yüzünden bu kez hayli uzun bir araştırma yapmıştım internet üzerinden. Ve kiralık bir ev bulmuştum. Tek başına bir taş ev, adı Stone Mansion… Fotoğraflar harikaydı ama yanıltıcı olabilirdi. Harika taş ev köhne bir kulübe olarak karşımıza çıkabilirdi. Evin ve sahibesinin öyküsünün gündemle bu kadar çakışacağını, tatilin ana fikri haline geleceğini bilemezdim tabii ki…

Ödemenin 3’te 1’ini daha gitmeden para transferiyle yapmıştık. Kalanını da nakit ödememiz gerektiği uygun bir dille iletilmişti.

150 YAŞINDA BİR TATİL EVİ

Ev sahibemiz Frantzeska Choipel ile kasaba meydanında buluştuk. Spor ayakkabıları, taytı, askılı tişörtü, geniş omuzları ve her an triatlon koşmaya hazır fiziğiyle daha önceki tonton Yunan ev sahiplerimizden hayli farklıydı. Çünkü Choipel yarı Alman yarı Yunan’dı… Almanya’da mimarlık okumuş, orada yaşamaya alışamayıp Yunanistan’a dönmüştü. Ancak kriz nedeniyle ne ev yaptıran vardı ne de evini yenileyen. Bunun üzerine çocukluğunun geçtiği evi elden geçirmiş ve kiralamaya başlamıştı.

1865 yapımı, tam 150 yaşında, yaşanmışlıklarla dolu, bizzat sahibesi tarafından hissederek yenilenmiş bir evde, tam bir hafta kaldık Afitos’ta… Bu anlamda benim açımdan en özel tatillerden biriydi.

Kassandra’ya gelince… Selanik’e yakın olması sebebiyle Aynoroz’a göre daha popüler… Mesela 2 yıl önce Ouranoupolis seyahatinde hiç şezlong parası ödememiştik. Burada ödemedikleriniz olduğu gibi adam başı 5 Euro şezlong parası ya da minimum 10 Euro harcama bekleyen işletmelerle karşılaştık.

Bu durumun iki yarım ada arasındaki fark kadar, krizden çıkış arayışlarından kaynaklandığını söyleyebilirim.

Mesela Türkiye’ye döndükten sonra, “Yunanistan adalardaki vergileri yükseltiyor, yüzde 23’lük oran turisti kaçırır mı” türünden haberler okudum basında… Oysa yüzde 23 vergi, fişlere yansıyan somut bir gerçekti Kassandra’da…

Ekonomiyi bir kenara bırakıp tatilin tadına bakalım yeniden… İlk iki günün yağmurlu olması sebebiyle yaptığım detaylı ön keşif ve sonrasındaki deneyimlerimle şunu söyleyebilirim, Kassandra’da denize girilmesi gereken iki adres Sani ve yarım adanın ucuna doğru yer alan Hrouso Körfezi’nde yan yana yer alan beach’ler…

Sani sahilindeki Anemos Beach incecik kumu, koyun iki yanında yer alan lüks otelleri, marinası ile daha çok İtalya’yı andırıyor. Hrouso’daki Cabana Beach ise, arkasına aldığı çam ormanı ve kadife gibi suyu ile gerçek bir cennet. Bu iki tesisin menüsünde 300 ila 1200 Euro arasında değişen fiyatlarla şampanya seçenekleri var. Ama art arda patlatan birilerine rastlamadım.

GECELER DE HAREKETLİ

Bu arada Kassandra Kallithea’da, yerleşim birimlerinin uzağında yer alan Ahoy Summer Night Club, Aqua Music Bar, Club Pearl gibi devasa gece kulüpleri, ‘sabaha kadar dans öğleden sonra deniz’ diyenlere de cazip alternatifler sunuyor, söyleyeyim.

Yemek için öne çıkan adresler ise kaldığım Afitos ağırlıklı…

Harika bir çiftin işlettiği Soboro ile, Türkçe menüsü de bulunan, çok basit olmasına rağmen buralarda pek becerilemeyen harika soslu kabak kızartması, deniz mahsulleri ve deniz manzarası ile öne çıkan Thea Thalassa favorilerim…

Thea Thalassa’da ilginç bir de olay yaşadık. Menüden seçtiğimiz bir balığın karşısında “300 gramı 12 Euro, kilosu 40 Euro” yazıyordu. En küçük porsiyonun 300 gram olduğunu düşünerek oturduğumuz yerden siparişi verdik.

Hesap geldiğinde o balığın karşısında aynen şu yazıyordu: 270 gram = 10.80 Euro…

Balık tartılırken terazi başında beklemek zorunda olduğumuz, terazinin doğru tartıp tartmadığından endişe ettiğimiz bizim turistik merkezlerimizden sonra ilaç gibi geldi ne yalan söyleyeyim…

KRİZ VE GÖÇÜN İZLERİ

Kısa birkaç gözlemle ve nihayetinde ev sahibimizin seyahate damga vuran sözüyle bitirelim yazıyı…

Yunanistan, son yıllarda yaşadığı krize rağmen çevreye yönelik yatırımlarını sürdürmüş. Sınırı geçtikten sonra ayçiçeği tarlası kadar güneş enerjisi paneli tarlalarıyla karşılaşıyorsunuz. Bunun sonucu olarak Yunanistan, enerji ihtiyacını yenilenebilir kaynaklardan karşılayan ülkeler arasında ilk 20’de… Biz ise çok gerilerdeyiz.

Dönüşte uğradığımız Gümülcine, tatil sonu hüznümüzü katladı açıkçası.

Türk çarşısı yalnız ve yorgun, tüm dükkânlar kapalıydı. Kent, iç savaş geçirmiş Beyrut’tan çok daha bakımsız ve renksizdi. Gümülcine’deki Türk nüfusun aradan geçen yıllarda nasıl eridiğine, nasıl sahipsiz bırakıldığına tanık olunca insanın içini bir hüzün kaplıyor açıkçası… Bu milliyetçi bir hüzün değil insani bir hüzün… Aynısını Gökçeada’nın terk edilmiş köylerinde ya da İstanbul’un yağmalanmış Rum semtlerinde hissetmek de mümkün.

Dönüş günümüz aynı zamanda krizin patlak verdiği, Yunanistan’da yaşayan herkesin bankamatik kuyruğuna girdiği ilk gündü. Başrollerinde Almanya ile Yunanistan’ın olduğu bu krizi, aynı günün sabahında bizi uğurlamaya gelen yarı Alman yarı Yunan ev sahibemiz özetlemişti aslında:

“Yunanistan’da doğdum, Almanya’da okudum. İş hayatına orada başladım. Ama mutsuz oldum. Hayat çok disiplinli ve çok ciddi. Burada ise yaşamak keyifli ama disiplin yok.. Maalesef hayat ne Almanya’daki kadar siyah, ne de buradaki kadar beyaz. Daha çok çalışmamız, griyle yaşamaya alışmamız lazım.”

***

Ve yazıya sonuna kadar katlananların ödülü: Fotoğraf altı bilgileriyle birlikte Yunanistan seferinden birkaç kare.. İnstagram’da takip etmek isteyenler için adresim:

https://instagram.com/iskenderbaydar/