İskender Baydar
16 Eylül 2018

Balkan turunda ilk durak: Ohri

Döviz kurlarının yaz gününde adeta kasırga kıvamında estiği 9 Ağustos’ta, yani önceden planlayıp konaklama bedellerini çoktan ödemiş olduğum Balkan turuna çıkmaya hazırlandığım günlerde buraya yazdığım yazıyı –ki o yazıya bu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.iskenderbaydar.com/balkan-turumuz-basliyor/ – aynen şu satırlarla bitirmiştim:

“Zaman buldukça da buraya bir şeyler yazmaya çalışacağım… Yokluğumda dövizi düşürmeye gayret edin lütfen.”

Ne ben zaman bulup yazabildim o günden beri ne de döviz düştü.

Zaten ne planladığımız gibi gidiyor ki bu ülkede…

Cem Karaca’nın dediği gibi “Bindik Bi Alamete Gedeyoz Gıyamete…”

Ha o gittiğimiz ‘Gıyamet’ Balkanlar ise ben yine giderim peşinen söyleyeyim.

Buyrun Balkan seferimizin öyküsüne…

***

Hareket tarihini 11 Ağustos olarak belirlemiştim: Uyanış 04.30, yola çıkış 05.00.

Dakika şaşmaz çünkü normal hayatımda zamanı kullanma konusunda ne kadar geniş isem de tatil mevzu bahis ise adeta yedi göbek Alman kesilirim.

Nitekim saat 9.30’da Kavala’da kahvaltımızı ediyorduk.

“φούρνος” ya da latin harfleriyle foúrnos, anlayacağımız dilden yazılımıyla bir fırın bulup taze çıkmış lezzetlerin keyfine baktık…

Hemen yanındaki üçüncü nesil kahve dükkânından uyanmak için gerekli takviyeleri alıp yeniden yola koyulduk.

Son 5-6 yıldır Halkidiki’nin her köşesinde, Batı Trakya ve Selanik civarında epey bir mesai verdiğimden bu kez Yunanistan’ı transit geçmeyi tercih ettik. Ve ilk durağımız olan Makedonya’nın göl kıyısındaki Bodrum’u olarak nitelendirilen Ohrid’e doğru engellenemez ilerleyişimizi sürdürdük.

Kısa bir güzergâh bilgisi verecek olursam: Kavacık sapağı-İpsala 280, İpsala-Kavala 190, Kavala-Makedonya sınırı 360, sınırdan Ohrid 90 kilometre.

Ama şunu da belirtmeliyim ki Balkanlar’da kilometreye bakıp yolculuk süresi belirleyen yanılır çünkü bazen 100 kilometre, 400 kilometreden daha uzundur.

Böylece yazıya gizem de katmış olduğumuza göre devam edebiliriz…

Bir de küçük not: İpsala’dan Yunanistan’ın Makedonya sınırındaki Niki’ye varana kadar otoyoldan gidiyorsunuz, hız limiti 130, polis yok ama kameralar var.

Gerçi Yunan milleti rahat millet, kameraların çalışmama potansiyeli yüksek. Ama siz yine de hız yapmayın. Tatildesiniz, aceleye mahal yok.

Yol boyunca karşınıza gişeler çıkıp duruyor, 1.20 Euro ile 2.40 Euro arasında bir para ödüyorsunuz… 550 kilometrenin sonunda ödediğiniz bedel ise 12 Euro’ya ulaşıyor.

Bu hat çoğunlukla çorak ve keyifsiz…

Dünyanız Makedonya sınırından geçtikten sonra renkleniyor ve bizim Karadeniz kıyılarını andıran yoğun bir yeşile bürünüyor.

İlk durak Bitola, yani Atatürk’ün askeri eğitimini aldığı Manastır… Mustafa Kemal’in, 1896-1899 yıllarında eğitim gördüğü Manastır Askeri İdadisi’ni (Lisesini) ziyaret etmeden yolunuza devam etmeyin.

Bugün müze olan yapının mimari özellikleri, kökleri 1481 yılına uzanan, bugünkü anlamıyla modern eğitime 1868’de geçen ve bu yıl 537’nci yıldönümü yerine her nedense “mütevazı!” davranıp 150’inci yıldönümünü kutlayan Beyoğlu’ndaki Galatasaray Lisesi ile önemli benzerlikler sergiliyor.

Gerisi anlatılmaz yaşanır diyerek devam edelim…

Manastır’dan sonra dağların arasında kıvrılan, asırlık ağaçların gölgesinden geçen bir yol sizleri bekliyor… Her anında durup fotoğraf çekmek isteyeceğiniz ama duracak bir yer bulamadığınız dar ve virajlı bir yol…

Ta ki Ohrid’e veya bizlerin deyişiyle Ohri’ye ulaşana kadar…

Ohri, UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nde yer alan bir kent…

O çözülemez gibi görünen Kiril Alfabesinin doğduğu adres burası…

Neredeyse her güne bir kilise düşen ama aynı zamanda Hıristiyanlık ile İslam’ın izlerini bir arada görebileceğiniz bir yer.

Burası Avrupa’nın en derin ve en eski krater gölü ve hiç tartışmasız en temizi…

Çok küçükken, dayımın yazlığının bulunduğu Küçükçekmece Gölü’nde yüzdüğümü söylüyor olsa da fotoğraflar ve her ne kadar ben pek hatırlamasam da Ohri Gölü’nün yeraltı kaynaklarından ve dağlardan gelen sularla beslenen maviliğinde yüzmek insanda bir arınma etkisi yaratıyor.

Suyu yuttuğunuzda bundan keyif alıyorsunuz, sudan çıktığınızda ise duş almak gibi bir ihtiyaç hissetmiyorsunuz.

Bu kadar mı?

Tabii ki değil…

Gölü çevreleyen dağlar, karşı kıyıya baktığınızda gördüğünüz Arnavutluk toprakları, bulutların dansı ve güneşin doğuşunda ve batışında doğanın önünüze serdiği müthiş renk skalası ile adeta büyülü bir yer Ohri…

Göle sırtımı verip tarif edecek olursam en solda, sadece yürüyerek ulaşabileceğiniz (Kiraladığım ev oraya çok yakın olduğu için araçla girmeyi denedim, tavsiye etmem pek kolay geri dönemiyorsunuz) Aziz Yuhanna Kilisesi bulunuyor. Burası fotoğraf çekmek isteyenlerin uğrak yeri…

Yine sırtımız göle dönük şekilde kiliseden sağa doğru gelecek olursak dar sokakları, kırmızı kiremitli çatıları ile eski Ohri yer alıyor.

Her sokağı ayrı keyifli…

Limana doğru indiğinizde kendinizi Game of Thrones setinde hissediyorsunuz. Çünkü ahşap binaların altındaki dar koridorları aşarak limana iniyorsunuz. İnsanın yürüyerek değil de atla geçmek isteyeceği türden bir yol burası…

Liman ise tam bir panayır… Gündüz ve gece göle açılan tekneler, kafeler, restoranlar, barlar ve limandan yukarıya doğru uzanan, ağustos ayında iğne atsan yere düşmeyecek türden alışveriş caddesi…

Bunca kakafoni arasında nerede mi yemek yenir?

Her yerde… Balkan mutfağının en lezzetli örneklerini tadabileceğiniz bir yer Ohri… Üstelik 3 kişi, göl üstünde, gayet doyurucu bir yemek için 250 TL gibi bir hesap ödedik.

Tam Euro kâbusunu unutuyorduk ki, sahil kenarında biralarımızı yudumlarken yan masadan şöyle bir ses yükseldi: “Oha, Euro 8 lirayı geçti…”

12 Ağustos’ta Uzakdoğu piyasalarının açılmasıyla birlikte baş gösteren yeni krizimiz, civardaki tüm Türklerin hesabı isteyip kalkmasıyla sonuçlandı.

Her neyse, “Başa gelen çekilir” diyelim ve biz devam edelim.

Ohri’de göle girmek için de Club Ambrosia’yı tavsiye ederim.

Limandan sağa doğru yürüyerek (Yine sırtınız göle dönük) ulaşabileceğiniz, Üsküp’te doğmuş, 2 yaşında Türkiye’ye göç etmiş, yıllarca Türk Hava Yolları kargo bölümünde çalışıp emekli olduktan sonra doğduğu topraklara yatırım yapmış bir ağabeyimizin yeri burası.

Göl üstünde şahane bir iskeleye ve huzurlu bir ortama sahip…

Ohri’nin en önemli sürprizlerinden biri ise Sveti Naum…

Merkeze 30 kilometre mesafede.

Sveti Naum ya da Aziz Naum, Kiril alfabesini Balkanlara yayan isimlerden biri… Göl kenarında inşa edilmiş manastır, manzarasıyla, mimarisiyle, bahçesinde dolaşan tavus kuşlarıyla görülmesi gereken bir yer.

Hani yukarıda “Neredeyse her güne bir kilise düşen ama aynı zamanda Hıristiyanlık ile İslam’ın izlerini bir arada görebileceğiniz bir yer” demiştim ya Ohri için, Sveti Naum’da da aynı durum söz konusu.

Aynı dönemde Anadolu Bektaşi erenlerinden Sarı Saltuk da Balkanlar’da İslamiyet’i ve Bektaşiliği yaymaya çalıştığından, Müslüman halk da burayı Sarı Saltuk türbesi olarak ziyaret ediyor.

Sveti Naum Kilisesi ya da manastırının çevresinde onlarca hediyelik eşya satan dükkânın, restoranların ve plajın yer aldığı çok şık bir de rekreasyon alanı bulunuyor.

Ama şüphesiz Sveti Naum’daki en güzel unsur, tepelerdeki dağlardan süzülüp gelen suların toplanıp küçük bir kanalla Ohri Gölü’ne aktığı iç göl.

Ortalama bir metre derinliği, girmenin yasak olduğu cam gibi suyu, 17-18 dereceyi aşmayan su sıcaklığı ve çevresini sarmalayan eşsiz bitki örtüsü ile adeta cennetten bir köşe burası.

Gölde kayıkla dolaşabiliyorsunuz. 8-10 kişinin rahatlıkla sığabildiği ve 35 dakika kadar süren kürekli kayık turu 20 Euro.

Biz, Antalya’dan sırt çantaları ile yola çıkıp otostopla Balkan turu yapan 3 avukat hanımefendiyle 20 Euro’yu bölüşerek kendimizi büyüleyici ortamın kucağına atıverdik.

İyi ki de yapmışız.

Kayıkçımızın adı Nikola Pavlevski’ydi ama kendisi asla sadece bir kayıkçı değildi… Aynı zamanda belgesel fotoğrafçısıydı. Yolculuk boyunca bir yandan manzaraya, diğer yandan Nikola’nın basılan fotoğraf albümlerine baktık.

Ayrıca çok iyi Türkçe konuşuyor, konuşmakla da kalmayıp şarkı söylüyordu kendisi.

Richard Gere’i, Naomi Campbell’i gezdirdiğini gururla anlattı.

Hem “Üsküdar’a Gider İken” diyerek Kâtibim şarkısını seslendirdi hem de “İzmir Marşı”nı gayet güzel söyledi.

Özetle Ohri seferimiz harcadığımız her Euro’yu hak etti.

Bitti mi, tabii ki bitmedi.

15 gece, 16 gün süren Balkan seferimizde 8 ülkeden geçtik, 3 bin 800 kilometre yol kat ettik.

Eğer üşenmez de bir ara yazarsam sırada Karadağ yazısı var…

Ardından da Bosna-Hersek, Sırbistan ve son durağımız Bulgaristan’ın Burgaz kentini bir paket halinde kaleme almayı planlıyorum.

Siz şimdilik aşağıdaki fotoğraflara göz ata durun ben yazıyorum:)

Görüşmek üzere…