GALATASARAY VE BEN

1969 doğumlusunuz. 14 senelik çile sizin döneminiz aslında. Çeken bilir derler. Galatasaraylılığınız nasıl etkilendi bundan? Baba yadigârı mı sarı-kırmızı?

1970 ile 1973 yılları arasında üst üste üç sezon Brian Birch’le kazanılan şampiyonluklar neredeyse bebekliğime denk geldiği için ne onları, ne de İngiliz Hoca’nın en az kendisi kadar ünlü yumruk şovunu hatırlamadan büyüdüm.

Baba yadigârı olarak değil Galatasaraylılık. Öz abim gibi olan ve çocukluğumu bir arada geçirdiğim amcamın oğlu sayesinde Galatasaraylı oldum. Benden beş yaş büyüktü. İlk Galatasaray formasını onun üzerinde görmüştüm. O gün Galatasaraylı oldum. Renklerine tutuldum diyebilirim. Galatasaray’ın çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızda şampiyon olamaması bizi daha da bağladı o renklere. Sabretmeyi, inanmayı öğretti. Bir nevi sahiplenme dürtüsü öne çıktı adeta. Hem insan sevdiğini zor gününde terk eder mi hiç; terk etse ona sevda denir mi?

Babam, benim Galatasaray yenildiğinde üzüldüğümü gördüğünden olsa gerek, ileriki yıllarda tuttuğu takımı soranlara “Galatasaraylıyım” demeye başladı. Bunda benim Galatasaray Lisesi’ni kazanmamın da payı vardı tabii…

Galatasaray Lisesi’nden 1988’de mezun oluyorsunuz. Ne zaman girdiniz, bu tercih nasıl şekillendi? Maçlara kaçar mıydınız Beyoğlu’ndan?

Galatasaray’a 1980 yılında girdim. 12 Eylül Darbesi’nin hemen ardından, bugün önünden geçerken her defasında gözlerimin yaşarmasına neden olan Ortaköy’deki üniversite binasında hazırlık sınıfına başladım. Yatılı okudum. Ranzam Boğaz’a nazırdı. Bu nedenle bir yıl yalıda yaşamış sayarım kendimi… Bizim zamanımızda özel okullar ve devlet okulları olmak üzere iki ayrı sınav vardı. Özel okullar sınavına çok asılmadım çünkü kazanmak istemiyordum. Kazanırsam ailemin ekonomik açıdan zorlanacağını biliyordum. Devlet okulları sınavında ise ilk tercihim Galatasaray’dı. Tabii ki Galatasaraylı olduğum için ilk sıraya yazmıştım. Çok şükür ki kazandım. O günlerde maçlar hafta sonuydu yanlış hatırlamıyorsam. Futbol maçları için değil ama Spor ve Sergi Sarayı’ndaki basketbol maçları için kaçtığım olmuştur. Bazen de insafa gelip çıkmamıza izin verirlerdi.

Unutulmaz 87 şampiyonluğu, Neuchatel zaferi tam da aynı zamana tekabül ediyor. Var mı hiç aklınızdan çıkmayan ve sizi büyüten gençlik anıları? Tribün geçmişiniz olduğu gibi bir hissiyata sahibim…

Olmaz olur mu… Mesela 1986-1987 sezonunun son maçı; 7 Haziran günü… Gün geceden başladı bizim için… Aralarında benden iki devre küçük kuzenimin de bulunduğu Galatasaray Lisesi’nden dört arkadaş Ataköy 5. Kısım’da buluşup son otobüsle Taksim’e gittik. Sonra da yürüyerek Ali Sami Yen’e… Şimdiki gibi kombine, önceden bilet almak diye bir şey yok. Gişe açılacak, alan alacak, alamayan 14 yıldır hasretle beklediği maçı izleyemeden kös kös geri dönecek. Geceden kuyruğa girdik. Evet, biz gençken iPhone6 için değil sevdiğin takım için kuyruğa girilirdi. Sabah saat 9 gibi gişeleri açtılar. 10’da Yeni Açık tribündeydim. 11’de yerimizden kıpırdayamayacak duruma gelmiştik. Bir kişilik yerde 3-4 kişi falandık. Belli bir saatten sonra tuvalete bile gidemedik o gün. Kızgın güneşin altında akşamüstünün, maç saatinin gelmesini bekledik. Zor geldi mi; tabii ki hayır. 14 yıl beklemiştik, 14 saat beklemek mi zor gelecekti. Sonunda yaşadığımız sevinç ve büyük coşku ise bir ömre bedeldi… Şimdiki taraftar bir maç beklemeye bile dayanamıyor. Oysa bizim kuşak 14 yıl bekleyecek sabrı göstermeseydi Galatasaray bugün olduğu yerleri asla göremezdi.

Açıkçası her maça giden bir insan olmadım hiç. Ama hayat önemli maçlarda hep Ali Sami Yen’de olmayı nasip etti bana. Neuchatel maçı onların en önemlilerinden biriydi. Galatasaray’dan mezun olmuştum. Apartman ahalisi de çoğunlukla Galatasaraylıydı. Mahalle bakkalı dahil cümbür cemaat gittik maça. Numaralıya karaborsadan bilet aldık. Numara falan hak getire tabii, salkım saçaktı stat… İlerleyen yıllarda, UEFA’nın koltuk mecburiyeti getirmesi yüzünden 17-18 bine inmişti stadın kapasitesi. Bizim gençliğimizin Ali Sami Yen’i 35 bin kişilikti. Ama oraya ilk kez çıkanlar duydukları gürültüden stadı 100 bin kişilik falan zannedebilirdi.

Okul bitince profesyonel turist rehberliği brövesi almışsınız. Hemen can alıcı bir soruyla uzmanına danışalım yazar da olduğunuz için. Gezmek mi daha çok öğretici okumak mı? Bir de en beğendiğiniz-gidilesi beş şehir?

Rehberlik brövesi aldım ama hiç rehberlik yapmadım. Ben yapamadan Körfez Savaşı patladı, dolayısıyla yapılacak iş kalmadı o günlerde. İyi ki de yapmamışım. Çünkü konuşarak değil yazarak kendimi ifade etmek bana daha uygun. Ama gezmeye bayılırım. Bir tatil bitmeden sonrakinin planı hazırdır bende. Önce okuyup sonra gezmeyi seviyorum. Şaka değil. Nereye gideceksem önce kitabını alırım şayet varsa. Yoksa internetten günlerce araştırırım. Benim ilk kez gittiğim bir dünya kentinde bile kaybolduğum görülmemiştir bugüne kadar. Seyahat konusunda öncelikli tercihim Avrupa… Londra, Berlin, Amsterdam, Roma, Barselona en çok sevdiklerim. Maldivler de yok olmadan önce görülmesi gereken bir yer. Tatil için Ege favorim. Son zamanlardaki gözdem ise Ege’nin Yunanistan tarafı daha ziyade…

Körfez Savaşı sebebiyle gazeteciliğe yöneliyorsunuz. Bir virüs gibi giriyor bedeninize ve hayatınızı değiştiriyor. Neden başka meslekler değil?

Mesainin sabah 8’de başladığı bir mesleği yapmayı hiç düşünmedim. Ağırlıklı olarak yazı işlerinde, işin mutfağında çalıştığım için elbette ki bir rutini vardı. Belli bir saatte giderdim. Ama bu bir bankacınınki gibi zaruri olmadı çoğu zaman. Bunun karşılığında ise hep geç çıktım işten. Hatta yeri geldi hiç çıkmadım.

Yazmaya ilginiz olduğunu ne zaman fark ettiniz? Gençlere bu yönde tavsiyeniz olur mu, eğitim vs.?

İlkokulda, lisede fark ettim desem yalan olur. Gazeteye girince fark ettim. Haber yazdım, yazı dizisi yazdım, bazen köşe yazdım; yazdıkça da bunun beni mutlu ettiğini gördüm. İnsanın sevdiği işi yapmasının ne demek olduğunu anladım. Ben içimden geldiği gibi yazıyorum. Rahat ve özgürce yazdığınızda, karşınızdaki insan da rahat okuyor ve yazıyı; dolayısıyla da sizi benimseyip sahipleniyor. İyi yazdığımı söylemek bana düşmez ama iyi yazmak için önce iyice okumak, araştırmak şart.

İnkılâp Kitapevi için Sherlock Holmes, Agatha Christie, Red Kit, Ten Ten gibi çizgi romanların çevirilerini yapmışsınız. Özellikle çizgi roman kısmı dikkatimi çekti. Çok keyifli bir iş miydi?

Bizim zamanımızda bırakın iPad’i, daha Commodore 64 yoktu memlekette. Dolayısıyla Tommiks Teksas, Zagor, Mandrake, Mister No okuduk, biriktirdik, elimizde olmayan sayıları sahaflarda aradık, arkadaşlarımızla değiş tokuş yaptık. Dolayısıyla Sabah Gazetesi Dış haberler servisinde işe ilk başladığım yıllarda İnkılâp Kitapevi’nden böyle bir teklif gelince çok mutlu oldum. Türkiye’ye gelmemiş çizgi romanları herkesten önce okuyor, üstüne bir de para kazanıyordum. Güzel günlerdi.

Fotomaç ile birlikte spor servisine de doğrudan el attığınızı görüyoruz. İddia eki gibi önemli bir projeniz var. Haberden, dış haberden bezmenin bir etkisi mi spora geçiş? Hep içinizde var mıydı?

Hiç aklımda yoktu doğrusu… Sabah’taki sekiz yılın ardından Star Gazetesi’ni çıkarmak üzere Uzan Grubu’na transfer oldum. Orada beş yıl çalıştım. Uzan siyasete girip çalışılamaz hale gelince de ayrıldım. Aradan geçen sürede Sabah’ın patronu değişmiş, Dinç Bilgin’in yerine Turgay Ciner gelmişti. Beni tavsiye etmişler Ciner’e… Çağırdılar, görüştük, anlaştık. Ama şöyle bir sorun vardı. Bizim Sabah’tan ayrıldığımız dönemden kalan yönetici konumundaki birkaç isim geri dönmemizi istemiyorlardı. Açıkçası koltuklarını kaybetmekten korkuyorlardı. Bu nedenle geçici olarak Fotomaç’ı önerdi Ciner tarafı. Kabul ettim. Sadece dört ay kaldım orada. Türkiye’nin ilk iddia ekini verdik. Bildiğimden değil ama… Herkes iddia oynuyordu o günlerde. Adeta salgın vardı. “Bunun bir rehberi var mı” diye sordum arkadaşlara. “Yok” dediler. “Eee biz verelim o zaman” dedim ve Fanatik’in 90-95 bin gerisinde olan Fotomaç bir anda rakibini geçti. Turgay Bey de beni Sabah’ın Spor Müdürü yaptı. 2005-2006 sezonunu da orada geçirdim. Sonra asıl mecrama, Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı olarak yazı işlerine geri döndüm.

Televizyon deneyiminiz de olmuş. ATV ve CNN Türk-Reha Muhtar ile Çok Farklı. Daha mı meşakkatli? Farkı ne yazı işlerinden? Ekran ve sayfa ayrı perspektif sunuyor olmalı. Kalemin daha bir özgürlüğü var sanki yüze göre.

İkisi de kısa süreli görevlerdi. Her ne kadar televizyoncular bunu anlayamasa da işin televizyonculuk kısmı bana çok keyif vermedi. Hafızamda bana bir şeyler katmış güzel bir deneyim olarak kaldı, hepsi o kadar…

En son gazetecilik bırakıp iletişim danışmanlığı ve internet gazeteciliği üzerine yoğunlaşmışsınız. Kişisel siteniz var. Teknolojik gelişim eğilimleri belirliyor diyebilir miyiz?

Aslında Hürriyet çatısı altında da kısa bir dönem internet yayıncılığı yapmıştım. İnternetin hızı, dinamizmi, etkinliği ve ulaşım gücü akıl almaz. Hürriyet’te daha sonra Hafta Sonu Ekleri’nin Yayın Yönetmenliğini yaptım üç yıl. Ayrıldıktan sonra, Açık Mert Korkusuz Gazetesi’nin Yayın Yönetmeni Gökmen Özdemir’in teklifi üzerine bir yıl Galatasaray yazıları yazdım orada. İlgi gördü yazılar. Gazete küçülmeye gidince de sona erdi. O kadar çok mail, mesaj geldi ki inanamadım. Bir yılda çok dost biriktirdiğimi gördüm. Hatta biri, “Abi sen peçeteye yaz biz okuruz” diye tweet atınca, kendi sitemi açmaya karar verdim. Geçen Şubat’ta açıldı, iyi de gidiyor… Günümüzde nerede yazdığın değil, ne yazdığın önemli. Öyle olmasa benim yazılarım günde milyonlarca kez tıklanan sitelerdeki yazarların yazılarından daha çok okunup paylaşılmazdı. Sadece sporda değil. Mesela bugüne kadar en çok okunan yazım duble yollar hakkında yazdığım siyasi içerikli bir yazı oldu. Onu da bir seyahat yazısı takip ediyor. Sporu kötü yazdığımı düşünmeye başlayacağım manzara böyle giderse.

Çok farklı siyasi görüşlere sahip mecrada görev aldınız, yükseldiniz. Sabah Hürriyet vb. (Bir dünya görüşünüz var sonuçta) Bunu neye borçlusunuz, bugünlerde iyice zorlaştı bu durum sanki.

Gazetecilerin kişisel olarak siyasi görüşleri olur elbette ama asıl önemli olan gazetelerin siyasi çizgileridir. Mesela Le Monde solcudur. Dünya yıkılsa solcu olarak kalır. Bizdeki temel sorun, gazetelerin çoğunun bir siyasi çizgiye sahip olmaması, daha doğrusu iktidara göre sağa ya da sola sapmaları… Dolayısıyla gazetecilerden çok gazetelerin ve gazete patronlarının işi zor diye düşünüyorum.

Galatasaray’ı her açıdan ve birçok branşta takip ediyorsunuz, mali sportif idari… Bir taraftar veya bir yazar olarak kulübün son yıllardaki durumu hakkında ne söylersiniz? (Başkan ile GSTV’de bir programa da çıkmıştınız.)

Futbola ve basketbola kombinem var. Gidemesem de mutlaka izliyorum. Galatasaray, Ünal Aysal’ın göreve gelişiyle birlikte “büyüyerek büyüme” yolunu seçti. Yani daha çok harcayıp daha başarılı olmayı ve daha çok kazanmayı hedefledi. Bunun başarısızlık halinde riskli yanları da var tabii ki… Genel manzaraya baktığımızda, üç büyüklerin tamamı ekonomik açıdan sıkıntıda. Ama UEFA Finansal Fair Play kuralları çerçevesinde denetlenmiş Galatasaray, rakamsal açıdan diğerlerinden daha iyi durumda. Rakamlar çok net ortadayken niye sadece Galatasaray’ın ekonomik sorunlarının medyada yazılıp çizildiği ise başlı başına bir sorun.

Daha sezonun çok başı… Prandelli yeni bir isim… Futbol takımını nasıl buldunuz? Maçlardan sonra analizler yapıyorsunuz, keyifle göz atıyoruz.

Benim sınıf takımına girebilmem için bile üç-dört kişinin sakatlanması gerekmişti. Bu nedenle işin teknik kısmına çok girmiyorum. Sitede zaman zaman Melih Abi (Şabanoğlu) teknik ve taktik analizler yazıyor, zaman zaman da keyifli tarih yazılarına imza atıyor. Bankacı dostumuz Volkan Yılmaz da finansal konuları ele alıyor. Spor bilgisi açısından Türkiye’nin en yetkin isimlerinden olan Alp Ulagay da yazdı sitemde. Ben, gazeteci kökenli biri olarak daha çok gözlem yeteneğimi kullanıyorum, içine bazen biraz siyaset, biraz mizah katıyorum. İşin psikolojik ve sosyolojik boyutları daha çok ilgilendiriyor beni… Prandelli’nin geçmişine, karakterine, çalışkanlığına büyük saygı duyuyorum. Ama henüz saygı duyulacak bir oyun oynamıyor Galatasaray… Ama umutluyum, çok yakında oynayacağına inanıyorum.

Son dönemde özellikle Galatasaray konusunda kanaat önderi konumundasınız. Yazarken bunun yüklediği ayrı bir sorumluluk oluyor mu? İki kere düşünmek gibi bazen?

“Estağfurullah” diyerek başlayayım cümleme… Kanat önderinden ziyade, izleyen, yöneten, okuyan tüm Galatasaraylılarla bir gönül bağı kuruldu aramızda. Onların başka yerde okuyamayacağı şeyler yazıyorum. Hissederek yazıyorum. Beğenirsem “Beğendim”, beğenmediysem “Beğenmedim” diyorum. Ne dersem diyeyim insanlar bunu samimi olarak söylediğimi biliyor. Çünkü kimsenin adamı değilim. Sadece Galatasaraylıyım…

Peki ülkede spor nereye gidiyor? Sizin de şikayetçi olduğunuz uzun zamandır eleştirdiğiniz rahatsızlık duyduğunuz bir takım olaylar yaşanıyor şike gibi. Medya üzerine düşmüyor yeterince.

Çok sık dile getiriyorum hem de… Biz ortalıktaki pisliği halının altına süpürelim derken, hep beraber enkazın altında kalmaya doğru büyük bir hızla gidiyoruz. Bugün statlarda seyirci kalmadı. Spor bir keyif olmaktan çıkıp bir işkenceye dönüştü. Sporda iyiye ulaşmak için rekabet edilmeli. Bizde ise adeta kötülüğün zirvesine çıkmak için yarışılıyor. Adalet yerini bulmadığı sürece, insanlar adalete güvenmediği sürece bu yarışın bir kazananı olmayacak… Sporcu, yönetici, yazar, çizer, televizyoncu kim varsa yanlışlar karşısında  sesini çıkarmayan, işlenen ve işlenecek suçlara ortaktır. Çok iyi biliyorum; bugün elde ettikleri gelirden vazgeçmemek, işlerini riske atmamak için susuyor pek çoğu…

Siz niye yazıyorsunuz, aklınızdan zorunuz mu var?

Aklımdan zorum yok, bu benim hobim… Hobi, insanın para ve zaman ayırdığı şeydir. Ben siteye hem zaman, hem para harcadım bugüne kadar. Bir gelirim yok oradan. İletişim Danışmanlığı yapıyorum büyük holdigler ve bazı STK’lar için… İzmir’deki bir toplantı için sabah 8 uçağına yetişmeden önce 5’te kalkıp yazı yazdığım da oldu, gece yarısı seyahatten dönüp yazdığım da…

Site, yani iskenderbaydar.com gayet iyi gidiyor. Günde yüzlerce haber, fotoğraf giren pek çok sitenin önünde ziyaret rakamları. Türkiye’deki ilk dört bin site arasında daha şimdiden. Bunun copy paste yapılarak, spam içerik yüklenerek değil sadece yazı konularak sağlanmış olması da benim açımdan büyük bir keyif ve gurur… Gelir elde etmek gibi bir hedefle yola çıkmadım. Ama ne yalan söyleyeyim, insanın sırf Galatasaray yazarak geçimini sağlaması güzel olurdu doğrusu… Üstelik okunan yazılar yazmayı beceremeden bunu sağlamayı başaranlar olduğu düşünülürse…

Bora-Doğa-Poyraz üç çocuğunuz. Sanırım küçükler ama şimdiden GS’lılık aşılanıyor diye düşünüyorum. İsimlerin benzeşimi tabiat tutkunuzdan mı geliyor?

Kapalı alanları sevmiyorum. Gezmek, doğada olmak, bir rüzgâr gibi özgür yaşamak tercihim. Bu tercih, böyle bir planım olmamasına rağmen çocuklarımın isimlerine de yansıdı. Tabii ki Galatasaray formaları var, arada maça da götürüyorum. Ben iyi birer Galatasaraylı olmaları için elimden geleni yapıyorum. Ama önce iyi birer insan olmaları ve kendi tercihlerini yapmaları daha önemli.

En son okuduğunuz kitap? Öneriniz var mı spor veya başka alan da olabilir.

Emrah Serbes’ten ‘Deliduman’ı, iyi bir polisiye yazarı olduğuna inandığım John Verdon imzalı ‘Peter Pan Ölmeli’yi ve Paulo Coelho’dan ‘Aldatmak’ı okudum son dönemde. Hakan Günday ve Jean-Christophe Grangé’yi de her zaman severek okurum.

Sizce Galatasaray tarihinin en değerli en akışı değiştiren beş ismi?

Bu soruyu aramızda olmayan Galatasaraylıları anmak adına bir vesile olarak kullanmak istiyorum. İlk sırada tabii ki Ali Sami Yen var. Konu Galatasaray’ı kurması değil sadece; asıl önemli olan kulübün önüne koyduğu vizyon… Yine kulübün hem sportif geçmişine namıyla Baba Gündüz var benim listemde… Asla unutulmayacak bir yıldız, büyük bir yürek olarak Metin Oktay, kulübün en zor döneminde sağlığını kaybetme pahasına Galatasaray’a sahip çıkan Özhan Canaydın ve Galatasaray’da büyük bir zihniyet devrimine imza atan Jupp Derwall’i de sayabilirim. Bu 5’e sığdıramadıklarını say deseniz herhalde en az bir 50 kişi daha sıralayabilirim.