İŞTE O TARİHİ SEÇİM

Rahmetli Gündüz Kılıç’ı, namıdiğer Baba Gündüz’ü uzun uzun anlatmama gerek yok sanırım.

Atatürk’ün Yaveri Kılıç Ali’nin oğlu, Galatasaray Lisesi talebesi, 16 yaşında Galatasaray A Takım, 18 yaşında Milli Takım oyuncusu, sahaların “Tank” lakaplı devi, Metin Oktay’ı Galatasaray’a kazandıran isim ve şampiyon yapan ilk Türk Teknik Direktör…

Baba Gündüz, teknik direktör olduğu sezonun hemen başında yaptığı konuşmada sarf ettiği “Galatasaray bir his takımıdır” ifadesi ve o konuşmanın bütünü itibariyle de efsaneleşmiş çok ama çok özel bir karakteridir Galatasaray’ın…

Profesyonel liglerin başlamasının ardından kazandırdığı iki yıl üst üste şampiyonluk, dört yıl üst üste Türkiye Kupası ve bir Cumhurbaşkanlığı Kupası, takımı Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Çeyrek Finale çıkarması da teknik direktör olarak elde ettiği sportif başarılarıdır Baba Gündüz’ün…

Bunlar hemen hemen her Galatasaraylının bildiği gerçekler.

Ama bir de pek bilinmeyen bir gerçek var:

O da Gündüz Kılıç’ın 17 Ocak 1959 tarihinde yapılan seçimlerde, Sadık Giz’e rakip olarak seçime katılan ve liderliğini Osman Kapani ile Refik Selimoğlu’nun yaptığı İdealistler Grubu’nun listesinden Yönetim Kurulu adayı olduğu ve seçilemediğidir.

Söz konusu dönemde Kılıç 40 yaşındadır. Futbol hayatı sonlanmış, mahalli lig seviyesindeyken üstlendiği Galatasaray’daki teknik direktörlük görevine ara vermiş, gazetede köşe yazarlığı yapmaktadır.

550 üyenin katıldığı seçim, Sadık Giz’in 376 oyla kazanmasıyla son bulur.

Sandıklardan Osman Kapani’ye 137, Refik Selimoğlu’na 34 oy çıkar.

Seçimden üç gün sonra, Baba Gündüz yazı yazdığı Milliyet Gazetesi’nde şu satırları kaleme alır:

***

KAYBETMEK PSİKOLOJİSİ

“Galatasaray kulübümüzün günlerdir lafı edilen kongresi geçen cumartesi günü yapıldı. Gruplar çarpıştı ve kazanan kazandı. Ben kaybeden taraftandım. Kaybetmek… Muhakkak ki iç burkucu kelime… Fırsat kaybetmekten tutun da, para kaybetmeğe, dost kaybetmeğe, kendini kaybetmeğe ve nihayet seçim kaybetmeğe kadar… Hangisi hoş ki…

Gel gelelim, ben bu seferki kaybedişimde hayret ederek kaybetmekle kazanmanın öyle sanıldığı gibi birbirine sırtlarını çevirmiş, tamamıyla ters manada kelimeler olmadıklarını anlayıverdim.

Daha başka bir deyişle sırt sırtalar amma yapışık ikizler gibi sırt sırta. Birinin olduğu yerde muhakkak diğeri de var. Kazandığınız zaman kaybettiğiniz, kaybettiğiniz zaman da kazandığınız şeyler oluyor muhakkak.

Kaybetmek ilk nazardaki iç burkucu, gönül sızlatıcı hüviyetine rağmen çok şeyler de kazandırıveriyor insana. Mesela şu son kaybedişte ben bütün benliğimle bağlanmış olduğum kulübümün içindeki değerimi anlamış oldum. Ona hizmet edebileceğime inananların pek akalliyette (Azınlıkta) kaldıklarını ve en mühimi de etrafımda yüz yüze iken bambaşka konuşan insanların, bilhassa canciğer arkadaşların kimseciklerin görmediğini sandıkları kuytu köşelerde fısıldaşırken, kapalı rey pusulalarına kanaatlerini karalarken nasıl değiştiklerini de böylece öğreniverdim.

Seçimin ertesi günü imzasız bir mektup geldi bana… Yazan elli dört yaşında feleğin bin bir şamarını yemiş birisi olduğunu söyledikten sonra; ‘Her şeyde bir hayır vardır. Bunun böyle olması seni daha olgunlaştırır, inan bana’ diyordu. Sonra da ‘Sen ismi geçen bir futbolcu, bir antrenörken etrafında kaç kişi vardı, şimdi kaç kişi var?’ diye de soruyordu. Meçhul dost mektubunun sonunda arkadaşlığın, dostluğun nevilerini de bir yüzde nispeti ile sıralamıştı: ‘İnsanın yüzde 75 iyi gün dostu, yüzde 15 ölüme kadar dostu, yüzde 10 mezara kadar dostu vardır’ deyip geçiyordu.

Düşündüm de içimden hak verdim. İyi günlerim çok olmuştu sahiden. O zamanlar ne de çok dostum vardı. İşte şimdi şu seçimde ismim can çekişirken yüzde 15’e inen dostları da tanıdım etrafımda. Fakat ne yazık ki ileride muhakkak yüzde 10’a inip arkamdan ağlayacakları tanıyamayacağım şimdiden. Hâlbuki bir iki kişi de olsa hakiki dostlar elinde ölmeği ne kadar isterdim.

Tımarhanede delinin biri elindeki kalın bir kitabı arkadaşına uzatıp ‘Ben bir roman yazdım şunu oku da bana fikrini söyle’ demiş. Deli arkadaşı da üç dört günde kitabı bitirip gelerek: ‘Bana kalırsa romanında isim çok ama mevzu da hiç yok’ diye fikrini açıklamış…

Birinci deli: ‘Sen ne anlarsın zaten’ gibilerinden söylenip öfkelenerek kitabını okusun ve fikrini söylesin diye bir üçüncü deliye teslim etmiş. Birkaç gün zarfında kitabı hatmeden üçüncü deli de: ‘Bence romanında şahıslar çok fakat fikir hiç yok’ deyince birinci deli fena halde hiddetlenerek ‘Bende kabahat ki sizin gibi iki delinin fikirlerini almağa kalktım, bir de akıllıya vereyim kitabımı’ diyerek tımarhane müdürünün odasına dalmış.

‘Müdür bey bir roman yazdım lütfen okuyup fikrinizi söyleyin’ der demez müdür koltuğundan fırlayarak: ‘Be hey zırdeli kaç gündür o telefon rehberini arayıp duruyoruz, demek sen almışsın ha’ diye üzerine saldırmış…

***

İnanın bana, kurduğumuzu sandığımız ve iftiharla alt alta sayıp sıraladığımız dostlukların, arkadaşlıkların çoğu da delinin yazdığına inandığı roman gibi manasız, fikirsiz, şuursuz bir telefon kataloğundan farksız. Tımarhane müdürü benzeri hadiseler karşımıza çıkıp hakikatleri yüzümüze haykırınca bunu anlıyoruz amma…”

***

Baba Gündüz’ün neredeyse 60 yıl önce kaleme aldığı yazısını okudunuz…

Gördüğünüz gibi Galatasaray’daki seçim oyunları, Baba Gündüz gibi bir efsaneye bile üstteki satırları yazdırtacak kadar çetrefillidir..

O tarihi yazıda yer alan bazı ifadeler adeta camia için “Bizans” benzetmesi yapılmasının kısa bir özeti gibidir…

20 Ocak Cumartesi (Yarın) yapılacak seçimler de, camia açışından bir hayli enteresan geçecek gibi görünüyor. Üyelere ise 1959 yılındaki o seçimi duyurmak için gazeteye verilen ilanda belirtildiği gibi “Behemehal iştirak etmek” düşüyor.

Bize ise “İki-üç yılda bir seçime bile gitmeyeceksen, bunca gönül vermiş insan sırada beklerken ne diye kulübe üye oldun be kardeşim” demek kalıyor.

***

Tarihi seçimin gazete ilanı, Baba Gündüz’ün yazısının kupürü ve daha fazlası için altta yer alan fotoğraflara okları tıklayarak bakabilirsiniz…