İskender Baydar
20 Kasım 2014

NEFRET KUŞAĞI

Neden bu haldeyiz diye hiç düşündüğünüz oluyor mu?

Gerçi sanırım cevabınızı biliyorum; şu sıralar hiç olmadığı kadar çok düşünüyorsunuz bunu…

Gençler farkında olmayabilir; onlar böyle bir ülkeyi gördüler sadece… Ama biz orta yaşlarını sürenler, çocukluğunu 80’lerden önce; ergenlik ve ilk gençlik yıllarını 80’lerde yaşayanlar böylesine bir nefretle yoğrulmadık.

Ha; Türkiye yine karışıktı, sağ-sol kavgası alıp başını gitmişti ama ülke geneline yayılan böylesine büyük bir kutuplaşma yoktu.

İnsanlar, daha doğru bir anlatımla nüfusun geneli her şeye rağmen birbirine karşı daha anlayışlı ve daha saygılıydı.

Utanma diye bir duygu vardı en azından.

“Rezil olurum” korkusu vardı.

Durup dururken bu konulara neden girdiğimi merak ettiğinizi biliyorum.

Genellikle futbol yazmama alıştığınızdan, şaşırmanız da doğal.

Ama biraz sabır…

Bu yazı genele değil, sadece okumayı sevenlere yazıldı.

Ülke futbolunda art arda yaşanan skandallardan sonra, kardeşim kadar sevdiğim, iyi Fenerbahçeli olan bir dostum, Abdülhak Şinasi Hisar’ın, 1942 tarihli, döneme dair anıları içeren “Boğaziçi Mehtapları” adlı eserinden bir bölüm paylaştı benimle…

Benim de bildiğim, okuduğum bir eser değildi ne yalan söyleyeyim…

Aynen aktarıyorum:

FUTBOLUN NAİF ZAMANLARI

“…Kendi kuvvetimizin bir maden gibi işlettiğimiz hazinesini açan, bizi emin bir dost gibi sıhhatimize iman ettiren, kuvvetlerimizin arttığını duyuran spor mistisizmi daha teessüs etmemişti. Sporun merakları, heyecanları, neşeleri, eğlenceleri, fedakârlıkları, dedikoduları, gösterişleri, hesapları, çabukluğu, zekâsı, tesanüdü, mezhebi yoktu. İçlerinde oyun heyecanına tutulduğumuz ve belki çocukluğumuzla uyuştuğumuz stadyumlar yoktu. Oturduğumuz yerde ve kan dökülmeden, kalbimizi yerinden oynatan, talihimizin döndüğüne inandıran, yenmenin tadını duyuran ‘attığımız’; ve yenilmenin acı derslerini duyuran  ‘yediğimiz’ goller yoktu. Siyasi yahut içtimai fikirlere yahut hadiselere lakayt kaldığını gördüğümüz şehri; kadın, erkek, çoluk çocuk ayaklandırdığını gördüğümüz ve ayrı ayrı mahalleler halkını muhacir kafileleri gibi kaldırıp şehrin bir noktasına topladığına şahit olduğumuz, fani neticeleri güya ebedi telakki edilen futbol maçları yoktu. Adeta eski tarikatların yerini tutan, müritlerini birbirlerinden o kadar ayıran, birbirleri aleyhine o kadar coşturan kulüpler yoktu…”

KİM BU BOĞAZ ÇOCUĞU

Burada bir parantez açıp Abdülhak Şinasi Hisar’dan söz edelim… Soyadını Rumelihisarı’nda doğmasından alan bir Boğaz çocuğu o…

1898’de Mekteb-i Sultani’ye; yani Galatasaray Lisesi’ne girdi.

Bitirir bitirmez ailesine bile haber vermeden Paris’e gitti. 1908’e kadar Paris’te École Libre des Sciences Politiques’te okudu.

Ülkeye döndükten sonra Fransız ve Alman şirketlerinde, Osmanlı Bankası’nda, Reji İdaresi’nde, 1931’den 1948’e dek tam 17 yıl Ankara’da, Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştı.

Sayısız esere imza attı.

1963’te, Cihangir’de tek başına yaşadığı evde beyin kanaması geçirip hayata veda ettiğinde, geride bakiyesi 66 TL yazan bir hesap cüzdanından başka bir şeyi yoktu.

Kardeşine bile “Siz” diye hitap eden, Osmanlı’nın değişimi isteyen son kuşağı ile Cumhuriyeti kuran ilk kuşağın karışımından oluşan farklı bir karakterdi.

Cumhuriyet dönemi yazarı olmasına rağmen dil ve üslup açısından Meşrutiyet kuşağına bağlıydı.

İlk gençlik yıllarında tanıdığı futbol atmosferinin 1940’larda nasıl değişmeye başladığını anlatıyordu sizlerle paylaştığım alıntıda…

Geri dönülemez noktaya gireceğini görmüştü daha o tarihte ülkenin ve ülke futbolunun…

“…Fani neticeleri güya ebedi telakki edilen futbol maçları…” oynanmaya başlanmıştı.

“…Adeta eski tarikatların yerini tutan, müritlerini birbirlerinden o kadar ayıran, birbirleri aleyhine o kadar coşturan kulüpler…” devrine adım atılmıştı.

İlerleyen yıllarda bu değişim giderek hızlandı…

Ortalama eğitim süresi sadece ve sadece 6,5 yıl olan ülkenin cahilliğinden de beslenerek bugünkü kör dövüşü noktasına ulaştı.

Nasıl mı değişir?

Tek yolu eğitim…

Ona da kimsenin niyeti yok…

Böylesi işlerine geliyor ülkeyi ve futbolu istedikleri yere çekmenin peşinde olanların…

Uzattık…

Yaşar Kemal’in çöken ağalık sistemi içindeki nüfuz savaşları ve kan davasını anlattığı “Demirciler Çarşısı Cinayeti” adlı romanında yer alan cümlesiyle bitirelim:

“O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler; demirin tuncuna, insanın piçine kaldık…”

***

O güzel insanları yâd etmek adına birkaç fotoğraf karesi seçtim geçmişten… Rahmetle anıyorum her birini…