İskender Baydar
19 Ağustos 2014

O TABLONUN ALTINDA

Büyük şair, fikir adamı, Galatasaray Spor Kulübü’nün Hami Başkanı, Galatasaray Lisesi’nin efsane müdürü, devrimci ve idealist fikirleriyle Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin pek çok aydınını etkileyen Tevfik Fikret’in ölümünün 99’uncu yıl dönümü bugün…  O’nu daha iyi anlamaya ihtiyacımız olan sayısız günden sadece biri bugün.

Tarihçi değilim; bilgilerim okuduklarımla, hatırladıklarımla sınırlı…

Çok uzun yıllar sonra o’nun okuduğu sıralardan geçmiş, O’nun yaptığı tarihi salonda oturmuş, O’nun temelini attığı laboratuvarlarda ders görmüş bir kardeşi olarak, eserlerini okuyup paylaşarak O’nu anmak sanırım en doğrusu…

İşte, Ahmet Muhip Dıranas’ın günümüz Türkçesine aktarımıyla, 1912 yılında yazılmış ve günümüzde geçerliliğinden hiçbir şey yitirmemiş o ölümsüz şiiri: ‘Han-ı Yağma’  ya da günümüz Türkçesiyle ‘Yağma Sofrası’…

Bir sofracık efendiler yutulmayı bekliyor,

Önünüzde titriyor, bu ulusun hayatıdır;

Bu ulus ki acılıdır, can çekişmektedir!

Ama sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır?

Yiyin, efendiler yiyin; bu iç açıcı sofra sizin;

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu yüzünüzden bellidir;

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı, kim bilir?

Şu nimetler yığını, bakın, gelişinizle böbürlenir!

Bu hakkıdır savaşınızın, evet, o hak da elde bir?

Yiyin, efendiler yiyin; bu şenlikli sofra sizin;

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say:

Soy sop, şeref, gösteriş, oyun, düğün, konak, saray,

Hepsi sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;

Hepsi sizin, hepsi sizin, hazır hazır, kolay kolay?

Yiyin, efendiler yiyin; bu iç açıcı sofra sizin;

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyük lokmanın sindirimi güç de olsa, yok zarar,

Gösterişin gururu var, öç almanın sevinci var.

Bu sofra ilginizden sizin parlaklık umar,

Sizin bu baş, beyin, ciğer, tüm şu kanlı lokmalar?

Yiyin, efendiler yiyin; bu can veren sofra sizin;

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı ülke, verir nesi varsa; malını,

Vücudunu, hayatını, umudunu, hayalini,

Bütün esenliğini, gönlünün bütün sevincini.

Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helâlini?

Yiyin, efendiler yiyin; bu iç açıcı sofra sizin;

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!

Bugün mideler güçlü, bugün çorbalar sımsıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak?

Yiyin, efendiler yiyin; bu çığırtkan sofra sizin;

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

***

Bir de daha az bilinen, ‘dönemin İstanbulu’nu, o dönemdeki yağcılığı anlattığı, yine her satırıyla güncelliğini her devirde korumayı başarmış bir başka şiiri: SİS…

Sarmış yine ufuklarını inatçı bir sis,

Bir akça karanlık ki bu gitgide artan.

Basıncının altında silinmiş gibi her şey,

Bir tozlu ve görkemli yoğunluk ki bakışlar

Dikkatle işleyemez derinliğine, korkar;

Ama lâyık sana bu karanlık, derin örtü,

Lâyık bu örtünüş sana, ey sahnesi zulmün!

Ey sahnesi zulmün… Evet, ey sahnesi gösterişin,

Ey facialarla bezenmiş parıltılarla dolu sahne!

Ey parlaklığın, gösterişin beşiği ve mezarı;

Doğunun ezelden beri hep göz alan kraliçesi;

Ey kanlı sevgileri tiksinmeden, ürpermeden

Besleyip büyüten zevk düşkünü göğüs,

Ey Marmara’nın mavi kucağında

Ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın;

Ey köhne Bizans, ey koca gözbağcı bunak,

Ey bin kocadan artakalan kız gibi dul

Hâlâ titrer üstüne bütün gözler senin.

Dışarıdan, uzaktan açılan bakışlara süzgün

Mavi gözlerinle ne uysal görünürsün.

Uysal; fakat en kirli kadınlar gibi uysal;

Üstünde coşan göz yaşının hepsine hissiz.

Temelin atılırken daha bir hain el

Yapına zehirli bir lânet suyu katmış sanki!

Bir sahtecilik kiri dalgalanır zerrelerinde,

Bir zerre temizlik bulamazsın içerinde;

Hep sahteliğin, hep hasedin, hep çıkarın kirliliği;

Yalnız bu… Ve yalnız bunun yükselme ümidi.

Milyonla barındırdığın cesetler arasından

Kaç tane alın vardır çıkacak pak ve ışıklı?

Örtün, evet ey facia… Örtün, evet ey kent;

Örtün ve de sonsuz uyu, evrensel orospu.

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;

Katil kuleler, kaleli, zindanlı saraylar;

Ey anıların kurşun kaplı türbesi, ulu tapınak;

Ey mağrur sütunlar ki bağlı birer dev,

Geçmişleri geleceklere anlatmaya memur;

Ey dişleri çürümüş sırıtan sur kafilesi;

Ey kubbeler, ey şanlı yapıtlar, dualar için;

Ey doğruluğun sözlerini taşıyan minareler.

Ey damları çökmüş medreseler, mahkemecikler;

Ey servilerin siyah gölgesinde birer yer

Tutabilmiş nice bin sabırlı dilenci:

“Geçmişlere rahmet!” diyen mezar taşları:

Ey türbeler, ey her biri velveleli bir yâd

Uyandırarak sessiz ve soluksuz uyuyan atalar;

Ey çamurla tozun savaştığı eski sokaklar;

Ey her açılan gediğinden bir olay sayıklar

Viraneler, ey it kopuğun uyuyup pustuğu yerler;

Ey kapkara damlarla ayakta birer yası

Temsil eden tasasız, çürük çarık evler;

Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa yurt

Gamlı ocaklar ki somurtmuş acılarla,

Yıllarca zamandan beri tütmek ne… unutmuş;

Ey midelerin sıkboğaz zehri önünde

Her tür âdiliği yutmakta olan kupkuru ağızlar;

Ey Doğa’nın bağışıyla en hazır, en nimet verici

Yaratılmışken aç, tembel ve kısır;

Her nimeti, her lütfu, kurtuluşun bütün nedenlerini

Gökten dilenen adi boyun eğme… iki yüzlü gidi!

Ey köpek sesleri, ey konuşma onuruyla seçilmiş

İnsanda şu nankörlüğü lânetleyen haykırmalar;

Ey faydası yok gözyaşları, ey acı gülmeler;

Ey dertten ve acizden yakınan sözler, kinli bakışlar;

Ey efsane boşluğuna yuvarlanmış anı: namus;

Ey ikbâl kıblesine çıkan yol: ayak öpme;

Ey eli silahlı korku ki ettiğin kötülükler yüzündendir,

Öksüz, dul ağızlardaki her yakınış talihten;

Ey kişiye dokunulmazlık ve özgürlüğe benzer

Bir soluk alma hakkı veren kanun masalı;

Ey gerçekleşemez vaat, ey ebedi ve mutlak yalan,

Ey mahkemelerden bitevi sürülen hak;

Ey kuruntular saldırısıyla duygusallık gücü gitmiş

Vicdanlara dek uzatılmış hafiye kulakları;

Ey işitilmek korkusuyla kilitlenmiş ağızlar;

Ey hor görülen, kin duyulan ulusallık ünü;

Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasal mahkûm;

Ey erdem ve edepten pay alanlar, unutulmuş yüzler;

Ey korku yükünden iki büklüm gezer olmuş

Eşraf ve bütün halk, o ün almış koca toplum;

Ey önüne eğilmiş baş, ki ak pak fakat iğrenç;

Ey tâze kadın, ey onu takibe koşan genç;

Ey hicranla vurulmuş ana, ey küskün duran eş;

Ey kimsesiz, avare çocuklar…

Hele sizler,

Hele sizler…

Örtün, evet, ey facia… Örtün, evet, ey kent;

Örtün ve de sonsuz uyu, evrensel orospu!