PRANDELLİ SÖYLEŞİLERİ

MELİH ŞABANOĞLU YAZDI…

Galatasaray üç hazırlık maçı yaptı. Bunları kısaca değerlendirirsek neler denilebilir?

Evet Galatasaray üç hazırlık maçı yaptı. Bunlardan ilki olan SK Vorwarts Steyr maçında Cesare Prandelli’nin amacı başkaydı, diğer iki karşılaşmadaki amacı ise daha başka. Biraz açacak olursak Vorwarts Steyr maçında Prandelli’nin esas itibariyle takımdan ayrılmasını öngördüğü isimlere yer verdiğini düşünüyorum. Çünkü sadece o maçta Prandelli tamamen gençlere yer verdi. Muhtemelen de Prandelli göndermeyi planladığı isimleri o maçta çok çabuk saptadı. İkinci maçtan itibaren bir yandan 25 Ağustos’ta Fenerbahçe’yle oynanacak süper kupa finaline hazırlanmaya başlayan bir Prandelli gördük, bir yandan da 2014-2015 sezonunda oynayacağı futbolun alıştırmalarını yapmaya başlayan bir takım izledik. Bunu Prandelli’nin ikinci ve üçüncü hazırlık maçında neredeyse aynı kadroyla sahaya çıkmasından anlıyoruz. Bilindiği gibi ikinci ve üçüncü maçın başlangıç kadrolarında sadece iki değişiklik vardı. İlki Eray İşcan yerine takıma yeni eklenen Sinan Bolat’tı, ikincisi de Hakan Balta yerine Semih Kaya. Sinan Bolat tercihi üzerinde fazla konuşmaya gerek yok. Bunun nedenini hepimiz biliyoruz. Semih Kaya’ya gelince; hatırlanacağı üzere bu futbolcu gözündeki bir sakatlıktan ötürü hava toplarına çıkamıyordu. Bu nedenle de ancak üçüncü maçta formayı giyebildi Semih Kaya.

Bu kapsamda şunu söyleyebiliriz galiba: Prandelli takıma bir tırpan daha atacak ve kadroyu 25-26 kişiye indirecek. Böylece ikinci aşamadaki çalışmalarda doğrudan yeni sezonda takımda görmek istediği futbolcuları eğitecek; oynatmak istediği futbolu bir an önce inşa etmeye koyulacak. Daha da özeti; Prandelli kalite açısından en iyiyle en az iyi arasındaki mesafenin oldukça daraldığı daha homojen, daha türdeş bir kadroyla sezona başlayacak.

O zaman Prandelli’nin aşağı yukarı ilk 11’ini ve oyun şablonunu belirlediğini söylemek mümkün mü?

Tuhaf ama, sorunun yanıtı “evet”. Tuhaflık şurada; Prandelli neredeyse bir ay önce daha önce hiçbir şey bilmediği bir ülkeye geldi; futbolcu grubuyla yeni tanıştı. Yani her şeye, futbolculara, ülke futboluna, ülkeye çok yeniydi. Adını koyalım; aslında bir acemi Prandelli. Biz acemilerden ne bekleriz? Elindeki malzemeyi tanımasını, tanıyana kadar bir çok şeyi denemesini, bu denemeler sayesinde doğruyu bulmasını bekleriz, ki bu da, duruma göre 3-4 ay süren bir süreçtir. Prandelli’nin icraatlarına bakınca hiç de alışık olduğumuz türde acemi birini görmüyoruz. Sanki üç-dört yıldır Türkiye’deymiş gibi davranıyor Prandelli. Gönderilecekleri hemen saptadı, takımın iskeletini bir çırpıda oluşturdu ve Galatasaray’ı kafasındaki futbola doğru götürmeye başladı.

İşte tam burada fotoğrafa Mancini giriyor. Mancini sayesinde Prandelli hem ülkeye, hem kulübe, hem de Florya’ya acemi biriymiş gibi değil, bir tanıdık gibi başlangıç yaptı ve temelleri atılmış bir binanın planlarını neredeyse hiç değiştirmeden inşaata devam etti. Galatasaray tarihinde kendi dönemlerini neredeyse dikişsiz bir biçimde birleştirebilen böyle ardışık iki teknik direktör görmemişti. Eskiler hatırlayacaktır; bunun tek istisnası Karl Heinz Feldkamp (Kalli) ve Rainer Hollman’in selef ve halef olduğu 1992-93 ile 1993-94 sezonlarıdır. O zaman da iki ayrı teknik direktör arasında dikişsiz bir geçiş izlemiştik. Ama burada hemen söylemeliyiz ki Kalli ayrılırken Hollman’ı Galatasaray’a önermiş ve ona bir anlamda futbol danışmanı gibi hizmet etmişti. Bilindiği gibi Mancini’yle Prandelli arasında böyle bir ilişki yok. Daha önce de denildiği gibi, Mancini sonrasında Prandelli’nin en iyi seçimlerden biri olduğu daha iyi anlaşılıyor şimdi. Bu geçişin avantajları önümüzdeki dönemde daha net biçimde ortaya çıkacak.

Biraz futbola odaklanalım. Prandelli Galatasaray’a nasıl bir futbol vadediyor?

Prandelli’nin Galatasaray’a oynatmak istediği futbolun belli başlı üç bileşeni var. İlki pres. Prandelli’nin Galatasaray’ı, sahada rakibine basan, topu daha çok kendisine isteyen ve kaybettiği andan itibaren topu yeniden kazanmaya odaklanan bir Galatasaray olacak. Bu da presi top rakibe geçtiği anda ve çoğunlukla da üçüncü bölgede başlatacak bir Galatasaray anlamına geliyor. Rapid Wien maçında bu presi pek göremedik. Bunun nedeni Prandelli’nin pres istememesiydi; çünkü fazla zorlama nedeniyle sezon öncesi şok sakatlıklardan çekiniyordu. Ancak üçüncü maçta, yani Honved karşısında zaman zaman ileride basan bir Galatasaray gördük.

Prandelli felsefesinin ikinci bileşeni ise hız. Prandelli’nin Galatasaray’ı akışkanlığı ve hızı sağlamak için topu neredeyse hiç havalandırmayacak. Hep yerden oynayacak. Yani aslında bir tür Erik Gerets dönemindeki gibi, “topu ceza sahasına havalandır, Hakan Şükür olmazsa Ümit Karan vurur, ondan sekerse Necati Ateş, o da vuramazsa Hasan Kabze var” varsayımına dayalı “kaos futbolu” oynamayacak. Bir “pas futbolu”ndan söz ediyoruz. Bu futbolun izlerini yine üçüncü maçta net biçimde gözlemleyebildik. Buradaki hız konusu çok önemli, formasyon üzerinde konuşurken bu hız konusuna yine döneceğiz.

Prandelli’nin futbol felsefesinin üçüncü ayağını proaktif düşünce oluşturuyor. Prandelli’nin Galatasaray’ı maçlarda inisiyatifi eline alan proaktif bir takım olacak. İtalyanlar’a hep yakıştırıldığı gibi savunma futbolu oynamayacak Galatasaray. Savunma ve hücumu iki ayrı varlık gibi değil, oyunun birbirinin içine geçmiş tek karakteri olarak gören bir futbol öngörüyor Prandelli. Bir anlamda kompakt ve dengeli bir takımdan söz ediyoruz. Bu futbol anlayışının izlerine özellikle Honved karşısındaki Galatasaray’da sıkça rastladık.

O zaman takımın formasyonundan bahsetmeye başlayabiliriz artık.

Oynanan üç hazırlık maçında da Prandelli tek bir formasyon üzerinde durdu: 4-2-3-1. Bu konuda bir analizde bulunmadan önce şunu söylemek gerekiyor. Türkiye’de özellikle formasyonun çok önemli olduğu sanılıyor. Hatta çoğunlukla da sistemle karıştırılıyor. Formasyon eğer film endüstrisinden örnek vermek gerekirse bir takımın oyun sinopsisi, özetidir. Filmde öykünün nasıl gelişeceğini ve temel karakterleri içerir, ama o kadar. Diyalog, sahne planı gibi hiçbir detay içermez.

Formasyon hakkında bilmemiz gereken ikinci şey şu: Son Dünya Kupası’nda şampiyon olan Almanya da 4-2-3-1 oynuyordu, gruplarda elenen İtalya da. Demek ki formasyon, yani saha dizilişi, başarıyı garantilemediği gibi, başarısızlığı da önleyemiyor. Dolayısıyla formasyonu seçmek bir sonuç değil tam anlamıyla bir başlangıç.

Türkiye’de modern futbolun yörüngesini Jupp Derwall’dan sonra en çok etkileyen ikinci futbol insanı olan Kalli’nin formasyonlarla, yani rakamlarla ilgili önemli bir vecizesi vardı. Bir keresinde, “futbolu rakamlardan ibaret sananlar gidip süpürge satsınlar” demişti Kalli.

Futbolda formasyondan daha önemli olan iki şey var; bir eldeki kadroya göre formasyon sağlamak, ikincisi ve daha önemlisi, futbol felsefesi. Yani futbolu nasıl oynayacağınız yolundaki tasavvurunuz. Daha önceki Prandelli’nin nasıl bir futbol felsefesine sahip olduğu hakkında ipuçları vermiştik.

Peki Galatasaray’ın kadro yapısı 4-2-3-1 oynamaya müsait mi?

Bunu iki açıdan yanıtlayabiliriz. İlki kadro yapısı açısından. İkincisi de oynanan futbolun hızı bakımından. Esasında eldeki mevcut verilerle her iki açıdan da Galatasaray için 4-2-3-1’in çok uygun bir formasyon olmadığı söylenebilir.

Bunu önce kadro yapısı açısından tartışalım. 4-2-3-1 formasyonunda sağ kanat, merkez ve sol kanat olmak üzere santrforun arkasında oynayan üç futbolcunun üç temel karakterinin olması gerekiyor. İlki topun değerini bilmeleri, ona sahip çıkmaları. Bununla topla rakip defansın arasına girip çıkabilme özelliğini kastediyoruz. İkincisi, bu üç futbolcunun santrforla birlikte takımın skor yükünün yüzde 80’ininden fazlasını üstlenmeleri gerekiyor. Bu da her üç futbolcunun da gol ve asist yüzdesinin üst seviyede olmasını zorunlu kılıyor. Üçüncü olarak da bu üç futbolcunun yer değiştirerek oynayabilmeleri şart. Yani hem birbirlerinin yerine, hem de gerekirse santrfor gibi oynayabilmeleri gerekiyor.

Tıpkı Skibbe’nin sezonundaki gibi…

Evet, Michael Skibbe yönetimindeki Galatasaray’ın 2008-2009 sezonundaki 4-2-3-1’i aslında bu formasyonu anlamak için ideal bir örnek. Taraftar arasında “KLAB” olarak bilinen Harry Kewell, Lincoln, Arda Turan, Milan Baros dörtlüsü dönerek birbirlerinin yerine oynayabilen harika bir 3-1 formasyonu uygulayıcılarıydı. Bu yapıda santrfor oynayan Baros 20 golle gol kralı olurken dört futbolcu toplam 43 gol, 35 asist üretmişti. Ki Lincoln’ün bazı saha dışı faktörler nedeniyle toplam 23 lig maçında forma giydiğini de hatırlamamız lazım. O saha dışı olaylar olmasa Lincoln daha fazla sayıda maça çıkacak ve skorlarını daha da artırmış olacaktı.

Şimdi dönüp bu kadroya baktığımızda santrfor arkasında oynayabilecek özelliklere sahip iki futbolcu görebiliyoruz sadece: Wesley Sneijder ve Olcan Adın. Sneijder geçen sezon ligde 12 gol, 7 asist üretti, Olcan Adın ise 10 gol, 9 asist istatistiğiyle oynadı geçen sezon. Yani görüldüğü gibi skor yüküne katkıda bulunan oyuncular bu ikisi de. Ancak burada şunu da belirtmeliyiz ki bu iki futbolcu da topla rakip defansın arasına rahatlıkla girip çıkabilen oyuncular değiller, özellikle de Sneijder. Her ne kadar taraftar o kabiliyete sahip olduğunu düşünse de Bruma’yla Nordin Amrabat ve Aydın Yılmaz ikilisi özellikle de takımın skor yükünü üstlenme konusunda istikrarlı ve yetkin oyuncular değil. Demek ki görüldüğü kadarıyla kadro yapısı Galatasaray’a 4-2-3-1 formasyonunu oynaması için büyük avantajlar sağlıyor değil. En azından skor katkısı anlamında bu iki futbolcuya yaklaşan bir oyuncuya daha ihtiyacı var Prandelli’nin.

Şimdi de hız kategorisi üzerinden formasyona yeniden bakalım.

Bu kategoriden bakınca fotoğraf biraz farklılaşıyor. Burada tabi “hız” derken, esas olarak topla hızlı olmayı değil, topun hızlı dolaşımını kastediyoruz. Bu açıdan bakınca, yani topun hızlı olması bakımından, Galatasaray’ın en hızlısının Sneijder olduğunu görüyoruz. Kafes futbolu geleneğinden geldiği için Sneijder topu rakibin hamle yapamayacağı ama rakip için en tehlikeli yere indirme konusunda inanılmaz mahir bir futbolcu. Daha somut konuşmak gerekirse, Sneijder top sürerek rakibini eksilten, hatta top süren bir oyuncu değil. Ancak kendisine gelen topu rakibi eksiltecek şekilde en doğru yere indiren, istasyon ve duvar olmayı çok iyi beceren bir tek top virtüözü. Sneijder’a bu yeteneği konusunda biraz yaklaşabilen iki oyuncu daha var Galatasaray’da; bunlar Olcan Adın ve Emre Çolak. Bu isimlere topa karşı çok hızlı olabilen Burak Yılmaz’ı da ekleyebiliriz. Her ne kadar topu hâkimiyeti altına almakta ve korumakta biraz zorluk çeken bir futbolcu da olsa, topla ya da topsuz çok hızlı bir oyuncu Burak Yılmaz. Kaldı ki çerçeveyi bulma yüzdesi ve bitirişi de oldukça iyi. Zaten hiç de iyi olmadığı geçen sezonda bile 16 gol, 8 asist üretmesi onun kalitesinin göstergesi.

Şimdi bunların hepsini üst üste koyduğumuzda şu ortaya çıkıyor: Prandelli, Sneijder ve Olcan Adın’ın topla rakip defans arasına girip çıkması ve Burak Yılmaz’ın top hâkimiyeti konusundaki dezavantajlarını hızlı oynayarak, yani topu hücum bölgesinde hızla dolaştırarak artıya çevirmek istiyor. Bu hamleyi şöyle de okumak mümkün: Prandelli takımın, özellikle de hücum hattının hızını bir anlamda Sneijder’ın zihin ve hamle hızına eşitlemeye çalışıyor hazırlık maçlarında. Bu çok zekice bir hamle, zira Prandelli Sneijder olmamasına rağmen takımın Sneijder varmışçasına oynamasını istiyor. Şu kesin ki Sneijder kampa katıldığında kendi futbol zihniyetine daha çok yaklaşmış bir Galatasaray bulacak. Oysa geçen sezon Sneijder’ın hız futbolunu anlayabilen sadece Didier Drogba ve Alex Telles vardı. Bu sezon hız futbolunu uygulayabilenlerin sayısı radikal biçimde artıyor. Şimdi artık Prandelli’nin Honved maçının ardından söylediği, “ikinci kampta hızımızı artıracağız” sözünü de bu bağlamda daha iyi anlayabiliriz.

Burada galiba Olcan Adın’dan da biraz söz etmek gerekiyor. Sanki tam hazır değilmiş gibi göründü. Ama bu ne kadar doğru?

Olcan Adın’ın iki temel sorunu var Galatasaray’da. İlki psikolojik, ikincisi ise oyun anlayışıyla ilintili. Olcan Adın Trabzonspor’da başrolde olan bir oyuncuydu. Takımın hücum gücünü neredeyse tek başına temsil ediyordu. Bir anlamda tek adamdı. Ama Olcan Adın başrolde değil artık yeni takımında. Başrolde olmayacak da. Galatasaray’da ondan artık sürünün erkek aslanı olması değil, futbolcu grubunun önemli bir oyuncu olması isteniyor ve bekleniyor. Olcan Adın bu anlamda biraz bocaladı Galatasaray’da. Trabzonspor’daki eski günlerini arıyor ve özlüyor. Her frikikte topun başına gitmesi biraz da bundan. Ama buna alışacak.

İkincisi; Olcan Adın’dan Galatasaray’da, sadece kanatta top sürmesi değil, forvet arkasında da oynaması ve tek dokunuşla takım arkadaşlarını pozisyona sokması isteniyor. Galatasaray’da bunları yaparak zirveye çıkacak. Yani yeni bir futbol anlayışı dönemine girmiş durumda Olcan Adın. Bir yandan eski kalitelerini biraz daha geliştirecek, bir yandan da forvet arkasında oynamak gibi futboluna yeni kaliteler ekleyecek. Ama görüldü ki Olcan Adın en kısa sürede bu yeni futbol anlayışının gereğini hemen yerine getirebilecek yetenekte bir oyuncu. Honved maçında Burak Yılmaz’a yaptığı asist, hem top sürmesinin, hem de tek top oynamasının ortak bir meyvesiydi. Bu anlamda diyebiliriz ki Galatasaray çok uzun yıllar sonra üst düzey yerli bir kanat oyuncusu kazandı.

Olcan Adın üzerinden Prandelli’nin Galatasaray için kurgulayacağı başka değişiklikler olacak mı?

Geçen sezon Mancini’nin en çok şikâyet ettiği konulardan birisi de takımın hızlı hücuma çıkamamasıydı. Bu nedenle Galatasaray önde götürdüğü birçok maçı koparamamış, hatta bazen beraberliğe bile yakalanmıştı. Hızlı kontratağın futbolda ne kadar önemli olduğunu anlamak için geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde Bayern München’ın kendi evinde Real Madrid’e karşı aldığı 4-0’lık mağlubiyeti hatırlamak yeterlidir. Bruma ve Amrabat’ı bir kenara bırakırsak Galatasaray’da topla ya da topsuz çok hızlı iki hücumcu olduğunu görüyoruz. Bunlar Olcan Adın ve Burak Yılmaz. Rakibi sayısal olarak ikinci bölgede az futbolcuyla yakaladığı zaman geçtiğimiz sezonlarda Galatasaray orta sahası topla hızlı olamadığı için Burak Yılmaz’a uzun top kullanıyor, bu da oldukça kolay tehlikesiz hale getiriliyordu. Ancak şimdi ikinci bölgeyi topla inanılmaz hızlı biçimde geçecek Olcan Adın sayesinde Galatasaray rakip defansı daha dengesiz yakalama fırsatı buldu. Çünkü rakip savunmacılar bir yandan Olcan Adın’ın ne zaman pas vereceğini hesaplamaya çalışacaklar, bir yandan Burak Yılmaz’ı kontrol altında tutmaya çalışacaklar, bir yandan da üzerlerine hızla gelen Olcan Adın’ı karşılamaya çalışacaklar. Ki bu da rakip savunmacılar açısından durumu oldukça karışık hâle getiriyor.

Bir de konunun şu boyutu var. Bir takım futbolunu daha çok maçı kopardığı zaman dilimlerinde olgunlaştırır ve güzelleştirir. Maçın kopmasından sonra futbolcu, stresi bittiği için oynanan futboldan daha çok zevk almaya başlar. Maç koptuktan sonra takım bir yandan taktik disiplinini sürdürür, bir yandan da hem antrenman setlerini daha da mükemmelleştirir, hem de daha zor olanlara yönelir, onları denemeye başlar. Bu da takımın kolektif oyun hafızasını zenginleştirir. İşte Olcan Adın, çoğu maçta öne geçmeyi başaracak olan Galatasaray’ın maçı kopartmasıyla sonuçlanacak öldürücü kontrataklara imza atacak bir futbolcu. Biraz kelebek etkisi gibi ama bu, dolaylı yoldan takımın oynadığı futbolu daha da olgunlaştıracak önemli bir katkı.

Takımın fizik durumunu konuşacak olursak neler söylenebilir?

Bunu tarihsel bir perspektif içinde konuşacak olursak biraz daha anlamlı olur. Konuya sadece koşu mesafesi açısından bakalım şimdilik. Galatasaray fiziğiyle rakiplerini ezdiği 2011-2012 sezonunda her maçta ortalama 106 kilometre koşuyordu. Bu koşu ortalaması, bir sonraki sezon 101 kilometreye düştü. Bunun nedenlerini daha önceki söyleşide biraz kurcalamıştık. Ama en temel neden takımın iskeletine eklenen Hamit Altıntop, Burak Yılmaz, Wesley Sneijder ve Didier Drogba gibi isimler nedeniyle baskılı futboldan kontrol futboluna yönelmesiydi. Galatasaray bir sonraki sezona, yani geçen yıla daha da kötü koşu mesafeleriyle başladı, 99-100 kilometre gibi. Ancak Mancini’nin gelmesinden ve bu sorunu en acil sorun olarak saptamasından sonra Galatasaray koşu mesafesini ortalama 105 kilometreye çıkardı.

Burada önemli olan şu; maç başı ortalama 105 kilometre koşu mesafesi 2011-2012 sezonu için yeterliyken 2013-2014 için artık yetersizdi, zira sezonu şampiyon olarak tamamlayan Fenerbahçe her maç ortalama 112.5 kilometre koşuyordu geçen yıl. Galatasaray’ın geçen sezon şampiyon olamamasının tek nedeni değil, ama en önemli göstergesi fizik güç sarfında ortaya çıkan bu farktı.

Şimdi Florya’dan gelen haberlere bakarsak Prandelli ve kondisyoneri Giambattista Venturati her maç ortalama 113 kilometre koşacak bir takım için yükleme yaptırıyorlarmış. Fenerbahçe’nin bu sezon ortalama koşu mesafesinin 112.5 kilometrenin biraz altına düşeceği hesaba katılırsa 113 kilometre hiç de fena olmayan bir hedef. Tabi burada kadrosunu daha da dengeli duruma getiren Beşiktaş’ın ve Vahid Halilhodžić’in elinde neredeyse sınırsız enerji tüketmeye soyunan Trabzonspor’un rakamlarını da hesaba katmak doğru olacaktır.

Fizik güç açısından neler söylenebilir?

Tabi işin bir de fizik güç kısmı var. Bundan kasıt futbolcuların sadece fizik kondisyon antrenmanlarıyla yetinmeyip fiziksel güçlerini artırmak için her gün antrenman yapmaları. Diğer deyişle fitness antrenmanları. Bu konu, Türkiye’de futbolcuların en sorunlu olduğu alan, çünkü futbolcu grupları içinde bunu sevmeyen ve yapmayanların sayısı çok fazla. Burada üstün tekniğinin yanı sıra Alex de Souza’nın her sabah saat dokuzda fitness salonuna giden bir futbolcu olduğu gerçeğini hatırlamak faydalı olur.

Galatasaray’a fizik güç açısından bakacak olursak şunu söyleyebiliriz. Bu yıl sadece daha çok koşan değil, ikili mücadelelerde daha kuvvetli, daha az sakatlanan, deplasmanda rakibinden dayak yemeyen bir Galatasaray göreceğiz. Veysel Sarı, Selçuk İnan ve Burak Yılmaz’a bakarak bunu söyleyebiliyoruz. Bu arada Burak Yılmaz’a bir parantez açabiliriz. Çünkü Burak Yılmaz fizik gücüyle oynayan atlet bir oyuncu.

Ne kadar güçlüyse, teknik isteyen zor hareketleri o denli kolay yapabiliyor. Kampa biraz kilolu gelse de son maçta izlediğimiz Burak Yılmaz kilolarını atmış ve oldukça güçlenmiş bir Burak Yılmaz’dı.

Geçen yılki takımla bu yılki takım arasında savunma ve hücum kurgusu bakımından ne gibi farklar var?

Bunları konuşmak için biraz erken ama ilk izlenimler Galatasaray’ın 10 kişiyle hücum, 10 kişiyle savunma yaptığını gösteriyor. Geçen sezonlara oranla takımın merkezi daha ileride bu yıl. Bu da hücum organizasyonlarının daha uzun sürmesine yol açıyor süre açısından. Tek pasa dayalı oyun sistemi takımın ileride top tutma sorununu da oldukça çözeceğe benziyor. Yani ileride top tutamak nedeniyle sürekli rakip atağını karşılamak zorunda pek kalmıyor Galatasaray. Takım hem savunmada hem hücumda daha yardımlaşmalı, daha çok koşarak, daha çok paslaşarak ve daha kolektif bir yapı içinde oynuyor.

Geçen yıldan bir diğer fark da oyunu merkez ikilinin yardımlaşmalı olarak kurması. Geçen sezon hazırlık paslarının merkezinde ilk başlarda tek başına Melo, daha sonra ise Ceyhun Gülselam, Yekta Kurtuluş vardı. Selçuk İnan ise daha çok üçüncü istasyon konumundaydı. Bu sezon ise hazırlık paslarının merkezinde Melo-Selçuk İnan ikilisini birlikte görüyoruz. Burak Yılmaz’ın ve Emre Çolak’ın merkezden daha geriye gelmesi sayesinde atak başlangıcındaki pas ve istasyon seçenekleri daha fazla bu yıl. Bir de Galatasaray ikinci bölgeyi kanatlar ve merkez olmak üzere her üç koridoru kullanarak da geçebiliyor artık. Geçen sezon daha az koşulduğu, dolayısıyla hücum bölgesinde daha az futbolcu bulunduğundan üçüncü bölgeye inmek için merkez ve kanat eksenleri üzerinde kombinasyonlar oluşturmakta biraz zorluk çekiyordu takım.

Bruma için ne söylenebilir, büyük bir beklenti var taraftarda?

Bruma şüphesiz bazı kaliteleri benzersiz bir futbolcu. Çok kolay rakip eksiltebiliyor. Ama üst düzey futbolcu olmak için çok mesafe kat etmesi gereken bir oyuncu gerçekte. Üst düzey futbolcu olmanın iki şartı var. İlki şut, pas ya da çalım, son tercihlerini mükemmelleştirmek zorunda Bruma. Bu da gol ve asist rakamlarını çok yukarılara çekmek anlamına geliyor onun için. Bunu yapabilmeli. İkinci şart ise sürekli olarak oyunun içinde olmak, sadece oyuna konsantre olmak. Özellikle bu konuda zihinsel olarak biraz zayıf bir futbolcu Bruma. Konsantrasyon sorunu yaşıyor. Zira her maç görüyoruz ki kopuk kopuk oynuyor. Peş peşe birkaç hareket yaptıktan sonra uzun bir süre oyunun içinde göremiyoruz. Bu da takıma uyum sürecini daha da uzatıyor. Halbuki onun kalitesine sahip bir futbolcunun konsantrasyonu iyi olsa, her maça skor anlamında damgasını vururdu.

Ben Prandelli’nin Bruma’dan çok şey beklemesine karşın onu sahaya süreceği ilk beş yabancı futbolcu arasında görmediği kanısındayım; sanki daha çok her maçta yedek soyunacak üç yabancı futbolcudan birisi olacak gibi duruyor. Tabi burada soru şu; Bruma’yı kazanmanın yolu ne? Oyunda kaldığı süreyi yavaş yavaş artıran bir futbolcu olarak mı ilk 11 oyuncusu durumuna gelecek Bruma? Yoksa onu kazanmanın yolu sürekli ilk 11’de oynatmaktan mı geçiyor? Bunlardan hangisinin geçerli olacağına Prandelli ve Bruma beraber karar verecekler.

O zaman hem muhtemel bir yabancı transferi, hem de Sneijder’ın takıma katılması üzerinden  4-2-3-1’i yeniden ele alabiliriz galiba?

Evet. Galatasaray’da şu an 4-2-3-1’in ilerisinde oynayan dört futbolcudan ikisi değişeceğe benziyor. Emre Çolak’ın yerine takıma Sneijder eklenecek. Bruma’nın yerine de muhtemelen skora etkisi oldukça yüksek olan bir yabancı oyuncu düşünülüyor. Joel Campbell isminin gündeme gelmesi muhtemelen bununla ilintili. Burada tabi iki seçenek var Galatasaray’ın önünde: Ya hem kanatta, hem de pivot santrfor olarak oynayabilen bir forvet oyuncusu transfer edilebilir. Ki bu transfer Galatasaray’a, duruma göre 4-3-3 ve 4-4-2 oynama seçeneği sunar. Ya da hem forvet arkasında, hem de kanatta oynayabilen skor etkisi yüksek bir hücum oyuncusu transfer edilir, 4-2-3-1 formasyonunu güçlendirmek için.

Ancak Galatasaray henüz 5+3 kuralına uygun takım kuramadı henüz değil mi?

Evet. Şu anki yapıya baktığımızda altı tane banko yerli statüsünde futbolcu sayamıyoruz Galatasaray’da hâlâ. Veysel Sarı, Semih Kaya, Selçuk İnan, Olcan Adın ve Burak Yılmaz’ı sayabiliyoruz banko olarak. Ama altıncı isim yok. Galatasaray’ın önünde iki yol var. Ya, şu an yabancı olan bir pozisyonu daha yerlileştirecek. Bu pozisyon kaleci, sol bek ya da stoper olabilir gibi duruyor şimdilik. Ya da dönüşümlü olarak Alex Telles, Aurélien Chedjou, Fernando Muslera, hatta Felipe Melo yedek kulübesine gönderilerek buralarda yerli oyunculara yer verilecek. Böylece beş asıl bir yedek yerli futbolcu üzerinden her hafta 5+3 kuralına uyum sağlanacak.

Transfer gerekiyor mu Galatasaray’a?

Futbol biraz da iktisat bilimin temel varsayımını hatırlatır. Bilindiği gibi iktisat, kıt kaynaklarla sınırsız istekleri yerine getirmeye çalışmaktır. Her teknik direktör de, ki buna Prandelli de dahildir, mutlaka takımına takviye ister. Galatasaray’a bakınca en acil ihtiyacın takımın hücum gücünde çarpan etkisi yaratacak bir forvet oyuncusu olduğu görülüyor. Şöyle söyleyelim; Olcan Adın, Wesley Sneijder, Bruma ve Burak Yılmaz’dan oluşan ve rotasyonunda Amrabat, Emre Çolak, Umut Bulut ve Sinan Gümüş’ün yer aldığı hücum hattı Galatasaray’ın üç kulvardaki mücadelesi için çok yeterli değil açıkça. Özellikle ligdeki en önemli rakipler hücum hatlarını güçlendirmişlerken.

Diğer taraftan Galatasaray malî olarak da ciddi bir darboğaz içinde. Transfer için neredeyse bütçe yok. Bu yokluk içinde bir yabancı forvet, bir de hemen ilk 11’e girebilecek yerli bir defans veya orta saha oyuncusu transfer edebilirse önemli bir adım atılmış olur. Aurélien Chedjou yerine lider özelliklerine sahip uzun boylu bir yabancı stoper veya orta sahaya genç ve yabancı bir oyuncu alınması bu bütçe darlığı içinde bu sezonun planlamasında yer alamaz gibi duruyor.

Son olarak Claudio Taffarel’in Brezilya milli takımı için Dunga’dan aldığı teklifi soralım.

Açıkçası sadece Galatasaraylılar değil, diğer takım taraftarları için de Taffarel sempatik bir insan. 2000 takımında üstlendiği görev ve “çok güzel” yenilemeleri onu Galatasaraylılar için daha özel bir insan yapıyor.

Ancak futbol çok büyük bütçelerin döndüğü bir iş alanı ve burada duygusal değil, akılcı olmak gerek. Soru şu, bir kaleci antrenörü olarak Taffarel bugüne kadar Galatasaray’a ne kattı? Bu soruya verilebilecek en doğru düzgün ve en pozitif yanıt sanırım bir tane: Fernando Muslera’yı hep formda tuttu ve kaleciliğini geliştirdi. Bunun dışında fazla olumlu bir şey söyleyemeyiz Taffarel hakkında.

Peki ne beklemeliydik Taffarel’den Muslera’yı formda tutmasının dışında. Her şeyden önce Galatasaray’ın yedek kaleci sorununu çözmesini beklerdik. Ama aslında bırakalım çözmeyi, bu sorunu oluşturan insandır da Taffarel. Zira Eray İşcan’a hep çok güvendi Taffarel. Muslera’nın yokluğunda kalenin güvenli ellerde olduğunu düşündü. Öyle ki Fatih Terim geçen sezonlarda çoğu maçta Eray İşcan’a kaleyi teslim edeceğini söylüyordu etrafına. Muslera’nın sakatlığında ortaya çıktı ki Eray İşcan Galatasaray kalesini koruyabilecek bir kaleci değilmiş gerçekte.

Esasında biz şunu beklemeliydik Taffarel’den; tüm Türkiye’yi tarayarak yetenekli genç kalecileri Galatasaray’a kazandırmak ve Galatasaray’da yerli kalecilerden oluşan bir gelenek yaratmak. Bunları göremedik.

Diğer taraftan Taffarel Galatasaray’ın futbol organizasyonunun kara kutusu niteliğinde. Çünkü 2011’den beri kulüpte, çok şey gördü ve yaşadı. Diyelim ki Prandelli bir şey yapmak istese, ona, “biz bunu 2012’de denemiştik ve şöyle bir sonuç almıştık” diyebilecek bir kişi Taffarel. Bu açıdan sürekliliği sağlamak adına kulüpte kalmasında fayda olan biri.

Bu ikisini birleştirince kaleci antrenörlüğünü Prandelli’nin heyetinde yer alan Vincenzo di Palma gibi İtalya’nın neredeyse tüm önemli kalecilerini çalıştırmış birine bırakmak doğru görünüyor. Onun yanında da yabancı dil bilen genç bir Galatasaraylı’yı vermek lazım. Bu genç arkadaşın kaleci antrenörlüğü konusunda bir süre Atletico Madrid ve Almanya’da staj görmesinde de büyük fayda var. Böylece Galatasaray geleceğe daha güvenle bakabilir. Taffarel ise Prandelli’nin yardımcılığı görevini sürdürebilir.