GALATASARAY ARENASI

MELİH ŞABANOĞLU YAZDI…

Roberto Mancini’den sonra takımın başına Cesare Prandelli’nin gelmesi tartışılıyor. Bu avantaj mı dezavantaj mı?

Kesinlikle avantaj. İki anlamda. İlk olarak zihniyet anlamında bir devamlılık var ki, bu önemli bir avantaj. Zihniyet derken şunu kastediyoruz. İtalya dünyanın en önemli futbol ekollerinden birisidir. Bu ekol alan savunmasına ve taktik anlayışa dayanır. Galatasaray geçen sezon Mancini sayesinde alan savunması eğitimine ciddi bir mesai harcadı. Bunun ödülünü de ciddi maçlarda hep aldı; Juventus eşleşmesi, Türkiye’deki derbiler gibi. Prandelli de nihayetinde biraz farklı olsa da İtalyan ekolünün bir temsilcisi. Onun da futbol felsefesinin ızgarasında alan paylaşımı ve taktik disiplin var. Bu açıdan Prandelli, işe bir anlamda sıfırdan başlamayacak. Bu önemli.

İkinci olarak Mancini Türkiye’de kaldığı kısıtlı aylar boyunca çok önemli bir tecrübe yaşadı. İnsanları öğrendi, yöneticilerin, yerli oyuncuların, seyircinin zihniyetini öğrendi. Prandelli sayesinde Galatasaray Mancini’nin elde ettiği bu tecrübeyi çöpe atmamış olacak. Tam tersine şimdi Prandelli’nin bagajında duruyor bu tecrübe. Bir anlamda Mancini ne yapılıp ne yapılmaması gerektiğini bazen acı tecrübelerle deneyimledi geçen sezon. Prandelli işte şimdi bu tecrübenin rehberliğiyle işbaşı yapıyor. Ki bunu kadroya almadığı isimlerde de net biçimde gördük.

Özetle, Mancini Fatih Terim sonrasında kızgın bir taraftar grubunun önünde sahneye çıkmak zorunda kalmış, buna medyanın algı yönlendirmeleri de eklenince eleştirilmekten de öte, net biçimde aşağılanmaya çalışılmıştı. Bir anlamda Mancini Galatasaray’daki bu negatif yükü bir paratoner gibi üstüne çekti. Bunu göze aldı. Ve hiç kavga gürültü çıkarmadan efendi biçimde, Galatasaray’a yakışır biçimde kulüpten ayrıldı. Prandelli şimdi nötr, hatta oldukça pozitif bir ortamda işbaşı yaptıysa bundan Mancini’nin ciddi bir payı var. Galatasaray sahnesinin kirini pasını temizleyip gitti Mancini.

Almanya ekolü deniyordu. Bu açıdan İtalya ekolüyle bir karşılaştırma yapacak olursak ne denilebilir?

Dünyada temel üç ekol var; bunlar Brezilya, Almanya ve İtalya. Brezilya ve İtalya ekolleri Almanya’dan daha eski. Almanya ekolü II. Dünya Savaşı sonrasında Sepp Herberger – Helmut Schön tarafından şekillendirildi. Bunlar içinde en dengeli ekol Almanya ekolü, çünkü defansla hücumun ahenkli bir şekilde harmanlanmasına dayanır. Brezilya ekolü taktik disipline önem vermeyen serbest hareketlere dayalı, golü kutsallaştıran safkan bir hücum ekolü. İtalya ise taktik disipline çok önem veren safkan bir savunma ekolü. Bu açıdan bakıldığında İtalya’da kült haline getirilen futbolcuların çoğunun hep defans oyuncusu olması bir tesadüf değil, Franco Baresi, Paolo Maldini, Fabio Cannavaro gibi. Eskilerden Facchetti de defans kahramanıdır. Elbette Maezza ve Paolo Rossi ve Roberto Baggio ve Francesco Totti gibi hücum efsaneleri de var. Ama bu genel tabloyu çok değiştirmiyor. Ya da tersinden bakarak şöyle diyebiliriz: dünyada savunma oyuncularının bu kadar çok popüler olduğu tek ülke İtalya’dır.

Almanya’yla Brezilya ve İtalya arasındaki temel farklardan biri de planlama. Almanlar futbolda geleceği planlayabiliyorlar. 2002’de her ne kadar Dünya Kupası’nda final de oynasalar yıldız futbolcu çıkaramadıklarını görünce kolları sıvamışlardı. Bu planlamanın karşılığını bu Dünya Kupası’nda şampiyon olarak aldılar. İtalya ve Brezilya’da ise futbol bir anlamda sivil, yani kendi gelenekselliği içinde kendiliğinden oynanıyor. Neredeyse hiçbir planlama yok.

Burada Almanya’yla İtalya’nın ortak bir noktası olduğundan değinmeliyiz; o da her iki ekol de fizik güce dayanır. Çoğunluk bir Akdeniz ülkesi olan İtalya’nın fiziğe dayalı futbol oynadığını muhtemelen hiç düşünmez ama öyledir. Zaten fizik güç yoksa, ne savunma yapılabilir, ne de taktik disiplin sağlanır. İtalya’nın bugüne dek Avrupa kupalarında kulüpleri en çok final oynayan ülke konumunda olmasının temel nedenlerinden biridir fizik güç. İtalya’da kulüpler fizik güce büyük önem verirler ve bu alanda bilimsel hareket ederler; laboratuvar gibi tesislere sahiptirler. Bu tesislerde vücudunda sıfır gram yağ bulunan adaleli futbolcular yetiştirilir. Zinedine Zidane bu konudaki en çarpıcı örneklerden biridir. Bordeaux’daki Zidane’la Juventus’taki Zidane arasında fizik güç ve kas yapısı anlamında ciddi bir fark vardır.

Bu sadece İtalyan kulüplerine has bir uygulama değil, bütün İtalyan koçları gittikleri bütün takımlarda fizik güce büyük önem verirler. Buna örnek olarak Real Madrid’de, José Mourinho dönemindeki Angel Di Maria’yla Carlo Ancelotti dönemindeki Angel Di Maria arasındaki farkı gösterebiliriz. Ancelotti Real’in başına geçtikten sonra Di Maria’yı neredeyse tutulamaz bir futbolcuya dönüştürdü yoğun fizik güç programıyla.

Fizik güç anlamında Mancini ve Prandelli ekipleri hakkında ne denilebilir?

Bu konuyu tarihsel bir perspektif içinde ele almak doğru olur. Fatih Terim 2010-2011 sezonu sonunda Galatasaray’ın başına geçtiğinde, envanterdeki futbolcuların durumları fizik güç anlamında hiç de parlak değildi. Bunu kısa sürede değiştirmek de mümkün olmadığından Terim sorunu, oyuncu grubunu neredeyse tamamen değiştirerek aştı. Transferlerle yepyeni bir takım kurdu. O takımı da sezona mesleğinin iyilerinden Adam Rotchstein hazırladı. Galatasaray’ın şampiyon olduğu 2011-2012 sezonunda pres anlamında rakiplerine nefes aldırmadığını herkes hatırlayacaktır. Şükrü Saraçoğlu’ndaki 2-2’lik Fenerbahçe maçında Emre Belözoğlu’nun söylediği “bittik biz, bittik” sözleri, Galatasaray presi karşısında nefes alamayan Fenerbahçeli futbolcuların düşüncelerini yansıtır.

Hatırlanacağı üzere ertesi sezon Galatasaray’ı yeni sezona Scott Piri hazırladı. Bu sezon da gerek takıma Hamit Altıntop, Didier Drogba ve Wesley Sneijder gibi fizik güçleri eskiye oranla önemli oranda gerilemiş oyuncuların katılması, gerek Galatasaray’ın baskılı futboldan kontrol futboluna geçmesi nedeniyle takımın fizik kapasite gerilemeye başladı. Düşüşe geçti. 2013-2014 sezonuna ise Galatasaray hiç de iyi hazırlanmadı fizik güç açısından. Bu durum, sezon açılışındaki Süper Kupa finalinde 10 kişi kalmış Fenerbahçe maçının son bölümünde rakipten baskı yenirken açık biçimde görülmüştü. Daha da dramatik söyleyecek olursak, bir sezon öncesindeki Süper Kupa finalinde 10 kişi kalan Galatasaray Fenerbahçe’yi maçın son bölümünde yenerken, bir yıl sonra 10 kişi kalmış Fenerbahçe’ye neredeyse kupayı veriyordu. Bu fotoğraf, bir yıllık gerilemeyi çok iyi anlatır. Fizik kapasite eksikliğini geçen yıl bütün sezon boyunca Galatasaray’da hep gördük, hissettik. Sezonun ilk yarısında takımın ortalama 102-103 kilometre koşabilmesi bunu belgeliyordu.

Mancini bunu değiştiremedi mi?

Terim ve Piri’nin ayrılıp yerlerine Mancini ve onun kondisyoneri Ivan Carminati’nin gelmesinden sonra da tablo ana hatlarıyla değişmedi. Çünkü bir takım sezona yükleme anlamında iyi hazırlanmamışsa sezon içinde radikal kapasite artışı çok mümkün olamıyor. Carminati sadece devre arasında biraz yükleme yapma fırsatı buldu ve böylece Galatasaray toplam koşu mesafesini 110 kilometre barajına çekebildi ligin ikinci yarısında, ama bu artış, şampiyonluğu elde etmek için yeterli olamadı. Olamazdı da. Çünkü rakipleri sahada Galatasaray’dan çok daha fazla efor harcıyordu. Nitekim Fenerbahçe’nin birçok maçın son dakikalarında bulduğu gollerle galip gelmesi gerçekte şanstan çok, fizik gücün yüksekliğini açıklar. Çünkü maçın sonunda daha kuvvetliler ayakta kalır. Şans da o şansı zorlayanlara güler. Ayrıca hatırlanmalı ki 2006’da Eric Gerets’in, 2008’de Kalli’nin, hatta 2012’de Terim’in takımı birçok maçı son dakikalarda kazanabiliyordu. Çünkü bu takımların hepsi üst düzey fizik güce sahipti.

Prandelli ve fizik kondisyonerine gelecek olursak…

Mancini’nin fizik kondisyoneri Carminati sezon sonunda fizik güç anlamında zayıf olan birçok Galatasaraylı futbolcu için özel bir fitness programı hazırladı. Futbolcular tatilde bu fitness programını yerine getirdiler. Mesela bu sayede Bruma biraz kilo aldı ama bu artış, vücudundaki toplam kas ağırlığı arttığı için oldu.

Bu açıdan Prandelli ve ekibindeki fizik kondisyoneri Giambattista Venturati oldukça şanslı. Ancak Avusturya kampına bir anlamda yeni kondisyoner Venturati’nin damga vuracağını söyleyebiliriz. Tıpkı 2011-2012’deki yine Avusturya’da yapılan hazırlık kampına Adam Rochstein’ın vurduğu gibi. Yani futbolcuları zor günler bekliyor Avusturya’da.

Kendi alanında dünyanın en iyilerinden birisi olan Venturati, ki İtalyan Milli Takımı’nın kondisyoneriydi daha önce, Avusturya’da maç başı ortalama 120 kilometre barajında koşabilen bir futbolcu grubu yaratmak için yükleme yaptıracak. Türkiye’de başarılı olmanın ilk koşulu da bu zaten: Fizik olarak güçlü olmak, ayakta kalmak ve rakipten fazla koşmak.

Prandelli’nin teknik ekibinde başka ne gibi değişiklikler görebiliriz?

Resmen açıklanır mı bilemiyorum ama Claudio Taffarel kaleci antrenörlüğünden bir anlamda yardımcı koçluğa terfi edecek. Kaleci antrenörlüğünü Vincenzo Di Palma üstlenecek. O da İtalya milli takımı ekibindeydi ve Gianluigi Buffon’u çalıştırmış birisi. Galatasaray kalesine seviye atlatmasını bekleyebiliriz.

Elbette bu dediğimiz Taffarel’in kötü kaleci antrenörü olduğu anlamına gelmez ama Taffarel nihayetinde golün yüceltildiği Brezilya ekolünün bir temsilcisi. Di Palma ise Almanya’yla beraber dünyanın en iyi kalecilerinin yetiştiği İtalya ekolünün temsilcisi. Çok tecrübeli bir isim.

Taffarel sosyal yönü çok kuvvetli birisi. Çok seviliyor. Ayrıca Türkiye’yi de çok iyi tanıyor. Bu anlamda Taffarel, Prandelli’nin Türkiye ve Türkiye futbolu hakkında en çok güveneceği ve sözünü dinleyeceği isim olacaktır.

Prandelli’nin ekibindeki Gabriele Pin, muhtemelen Rinus Michels’ten sonra, Johan Cruyyf’la beraber futbol zihniyeti bakımından en başarılı teknik direktör olarak kabul edilebilecek Arrigo Sacchi’nin ekibinde bulunmuş bir isim. Taktik yönünün kuvvetli olduğu ifade ediliyor. Gabriele Pin, her maç öncesinde taktiğin saptanmasında belli ki Prandelli’nin görüşlerine güvendiği bir isim. Renzo Casellato ise rakip analizinde uzman birisi. Muhtemelen Galatasaray’ın oynayacağı rakipleri çıplak gözle izleyip Prandelli’ye rakip analizleri sunacak.

Yeri gelmişken; Prandelli’nin yanında Türkiye’den bir yardımcısının olmamasını nasıl yorumlamalıyız? Bir dezavantaj mı bu?

Bu meselenin birçok boyutu var. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor. Öyle bir hava yaratılıyor ki, sanki Türkiye’de oynanan futbol çok başka ve futbolda sadece yabancıların anlayamayacağı çok özel bir durum var. Yerellik, bu tavır üzerinden önemli hale getirilmeye çalışılıyor. Yılmaz Vurallar’ın, Hikmet Karamanlar’ın önemli gibi gösterilmesinin nedeni de bu. Öyle bir yayın yapılıyor ki ülkede, sanki Türkiye’nin bir futbol ekolü var ve bu ekolü işletebilecek yegâne insanlar da Türkler. Hayır, Türkiye’nin bir futbol ekolü yok. Olmayacak da. Bu nedenle Türkiye’de oynanan futbolda Türkiye kökenli insanlar gerçekte hiç önemli olmadılar. Buna inanmayanlar Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın ve Beşiktaş’ın hangi teknik insanlar döneminde şampiyon olduklarına bakabilirler. Galatasaray ve Trabzonspor’daki özgün duruma karşın Türkiye’deki 56 şampiyonluğun sadece 20’sinde yerli teknik direktörlerin imzası var.

Kaldı ki bu 20 şampiyonluğu isim bazında inceleyecek olursak toplam dokuz kişi görürüz. Ki sadece üç kişi, Ahmet Suat Özyazıcı, Mustafa Denizli ve Fatih Terim’in kazandığı şampiyonluk sayısı 13. Gündüz Kılıç ve Özkan Sümer’in ikişer şampiyonluklarıyla bu sayı 17’ye çıkıyor. Geri kalan üç şampiyonlukta ise Ertuğrul Sağlam, Aykut Kocaman ve Ersun Yanal’ı görüyoruz. Kaldı ki Aykut Kocaman’ın 2010-2011 şampiyonluğu hakkında Türkiye’de hukuk mahkemelerinin verdiği ve onadığı mahkumiyet kararları da ortada. Özetle 56 yıllık lig tarihimizde topu topu dokuz yerli isim üretmişiz.

Kulüp bazında bakıldığında yabancı teknik insanların hakimiyeti çok belirgin biçimde ortaya çıkıyor; özellikle Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta. Fenerbahçe’nin adlî yargı tarafından haksız bulunan 2011 şampiyonluğu dahil toplam 19 şampiyonluğundan sadece üçünde Türkiye insanının imzası var. Demek ki 16 şampiyonluğu yabancılar kazanmış Fenerbahçe’de. Beşiktaş’ta ise 11 şampiyonluğun sadece birisi bu toprakların bir insanına ait, ki bu isim de Galatasaray ve Fenerbahçe’de birer şampiyonluğu bulunan Mustafa Denizli. Demek ki Beşiktaş’ın 11 şampiyonluğundan 10’unu bir yabancı teknik direktör kazanmış.

Bu açıdan Galatasaray ve Trabzonspor galiba genel eğilimi yansıtmıyor?

Doğru, Galatasaray ve Trabzonspor’un durumu farklılık gösteriyor. Galatasaray’a bakınca 19 şampiyonluğunun 10’unda Türkiye’de yetişmiş insanların teknik direktör olduğunu görüyoruz. Ama burada önemli bir özellik var. Galatasaray’ın 10 kez şampiyon kazanmış dört teknik ismi de, ki sırasıyla Gündüz Kılıç, Coşkun Özarı, Mustafa Denizli ve Fatih Terim’dir bunlar, Galatasaray’ın içinden çıkmış insanlardı. Hatta ikisi mektepten, yani Galatasaray Lisesi’nden mezundur. Kısmen bunun tek istisnasını Galatasaray’da sadece bir yıl oynadıktan sonra teknik direktör yardımcılığına getirilen Mustafa Denizli oluşturur. Ancak buradan Galatasaray daha çok yerli teknik direktörlerin şampiyonluk kazandığı bir kulüptür çıkarımını yapmak çok doğru olmaz. Zira mesela Trabzonspor’la iki şampiyonluk kazanan Özkan Sümer Galatasaray’da başarılı olamadı.

Trabzonspor’un durumu da Galatasaray’a benzerlik gösteriyor. Trabzonspor’un resmî olarak kazandığı altı şampiyonluğu da kendi içinden çıkmış iki isim, Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan Sümer elde etti. Bu isimlere, bir şampiyonluğu mahkeme sonuçlarına çalındığı ortaya çıkan Şenol Güneş’i de ahlâken eklemeliyiz.

Görüldüğü gibi Galatasaray ve Trabzonspor’da, kendi içinden gelen insanların başarılı olmaları durumu, Türkiye’yi sadece yerli profesyonellerin başarılı olabildiği ülke yapmıyor, yapamaz. Kaldı ki Galatasaray ve Trabzonspor’a rağmen daha önce de denildiği gibi yerliler toplamda 56’da 20’de kalıyorlar şampiyonluk anlamında. Ayrıca Galatasaray’ı 9 kez de yedi yabancının şampiyon yaptığını unutmayalım.

Peki niçin Türkiye’de “sadece yerliler başarılı olabilir” algısı var?

Şunu bir aklımızda tutalım: Yaratılmak istenen “sadece yerli insanlar başarılı olabilir” algısında son dönemde Türkiye’de ırkçılığa kadar varan yabancı düşmanlığının artmasının da bir payı olduğunu söylemeliyiz.

Açık konuşmak gerekirse, evet Türkiye’de futbol anlamında, hatta spor anlamında bir otantizm, bir kendine özgülük ve kendine dönüklük var ama bunun nedeni, oynanan futbolun farklı olması değil, Türkiye’nin spora ve spor yönetimine çarpık bakışı. Fark burada. Bu çarpık bakış açısını şike sürecinde çok net olarak yaşadık. Türkiye’de spor, temelde eşitlik, insan hakları, etik ve spor ahlâkı fikirleri etrafında değil, etik tanımayan ahlâksızlık ve renk partizanlığı etrafında dönüyor. Evet bir farklılığımız var, fark da bu ahlâksızlıkta ortaya çıkıyor.

Futbola dönecek olursak, Türkiye’de topa değil insana dönük sertliğin ön planda olduğu bir kültür ve ahlâk ikliminde futbol oynanıyor. Türkiye’de böylesi bir futbol oynanmasına izin veren de Türkiye Futbol Federasyonu ve onun hakemleri. Çünkü ancak futbolcuya dönük sertliğe büyük ölçüde izin verilmesi sayesinde faul kararları yoruma açık bir hale getiriliyor; böylece de bazı takımlara “geç”, bazılarına “dur” denilebiliyor.

Burada soru şu: Türkiye’de görev yapan yabancı teknik direktörler bu sert futbola uyum sağlayamayacak yetenekte insanlar mı ki sürekli yerli hocalar ön plana çıkarılıyor? Sorunun yanıtı tabii ki “hayır”.

Burada zihinsel anlamda kritik bir eşik var. O da şu. Bazı teknik direktörlerin futbol anlayışı pozitif futbola dayanıyor. Buna örnek olarak Michael Skibbe ve Frank Rijkaard’ı verebiliriz. Bu iki teknik direktörün takımları tırnak içinde hep yumuşak kaldılar rakiplerinin evinde oynadıkları deplasman maçlarında. Bunun nedeni ise şu. Onların futbol anlayışı top hakimiyeti ve pasa dayanıyordu. Hazırlık kamplarında ağırlığı fizik güç yüklemesine değil, takımın paslaşma kapasitesini artırmaya verdiler. Bu nedenle de bu hocaların takımlarına oynattığı futbol, Türkiye’de oynanan sert futbola hep yenik düştü. Bu da, “Türkiye’yi tanımayan yabancı hocalar başarısız oluyor” cephesine mermi taşıdı.

Ama mesela Kalli ve Christoph Daum’un fizik güce dayalı futbol tasavvurları, hazırladıkları takımlar çok sert olduğu için Türkiye’de çoğunlukla hep başarılı oldu. Gerçekte ise Daum yanında taşıdığı yerli teknik direktör yardımcısı sayesinde değil, kondisyoneri Robert Koch sayesinde başarılı oluyordu. Tıpkı Kalli’nin, yardımcısı Ahmet Akcan sayesinde başarılı olmadığı gibi. Kalli ve Daum geldikleri ilk yıl takımlarını şampiyon yapmışlardı. Yani ülkeye uyum süreci geçirmeden başarılı oldular.

Bir de medyanın olaya bakış açısı önemli galiba?

Çok doğru. Yabancı futbol insanı düşmanlığı bir anlamda medyada pişirilen bir şey. Ancak burada medyayla yerli teknik insanlar arasında kurulan tarihsel bloktan da bahsetmeliyiz. Yerli teknik insanlar, zaman içinde ülke içinde bir iktidar odağı durumuna geliyorlar. Etraflarında, kurdukları patronaj ilişkisi sayesinde onları koruyan ve kollayan bir duvar yaratabiliyorlar. Bu insanlar, sözlerinden çıkmayan eski futbolcular, medya çalışanları, TV yorumcuları, köşe yazarı ve spor muhabirlerinden oluşan bir baskı grubu oluşturabiliyorlar. Böylece gündemi istedikleri biçimde belirleyebiliyorlar.

Diyelim ki Wesley Sneijder hedef seçildi, TV yorumcusu, spikeri, TV kanalı, köşe yazarı, spor muhabirleri, sosyal medya adresleri bir anda aynı yayına başlıyorlar, “koşmuyor, mücadele etmiyor” diye. Bu işleri Türkiye’de örgütlü olarak yapan birçok insan var. Ve de maalesef çok etkililer. Hem de kamu görevi yapanlara bile TRT gibi devlet kanalında, “Sneijder’ın Galatasaray’dan aldığı parayı hak etmediğini” aleni biçimde söyletebilecek kadar. Kimden bahsettiğimiz sanırım anlaşılmıştır.

Gelelim futbol aklına. Galatasaray’da bir futbol aklı var mı? Prandelli bu aklı oluşturabilir mi?

Futbol aklı her şeyden önce kulübün ortak hafızasında yaşayan kollektif bir bilinçtir. Genetik değildir. Akıl yürütmenin, yaşanmışlıkların ve bunlardan alınan derslerin birikmesiyle zaman içinde oluşur. Ama kaybedilirse yeniden oluşması da ciddi zaman alır. Şöyle: Milli Lig dediğimiz 1959’da başlayan organizasyon boyunca Galatasaray’da sadece iki kez futbol aklı oluştu. Bunlardan ilkinde akla ilk hareketi veren insan olarak rahmetli Coşkun Özarı’nın imzası vardı. Bu süreç Özarı’nın 1970’te teknik direktör olmasıyla başladı. Dönemin Metin Kurt, Aydın Güleş ve Tuncay Temeller gibi parlak gençlerini Galatasaray’da toplayan Özarı, bu yıldız adaylarını takım içindeki diğer gençler (“Büyük” Mehmet Oğuz, Bülent Ünder, Ekrem Günalp, Yasin Özdenak, Gökmen Özdenak) ve tecrübelilerle (Uğur Köken, Muzaffer Sipahi, Nihat Akbay, vd.) birleştirerek harika bir iskelet kurdu. Özarı’nın kurduğu bu takım onun yönetiminde 1970-1971 sezonunda ligi şampiyon olarak kapattı. Sezon sonunda Özarı takımdan ayrıldı ve Galatasaray Özarı’nın yardımcısı ve kondisyoneri Brian Birch’le yola devam etme kararı ve futbol takımı iki yıl daha şampiyon oldu. Ancak Özarı’nın oluşturduğu bu futbol aklı Birch’le birlikte bitti.

İkinci futbol aklı süreci ne zaman oluştu?

Galatasaray’daki ikinci futbol aklı sürecinde rahmetli Jupp Derwall’in imzası var. Bu süreç Derwall’in Galatasaray’a adım attığı 1984’te oluşmaya başladı. Ülkeye geldiğinde gerçek anlamda antik çağ futbolunun oynandığını gören Derwall, modern futbolu Galatasaray’da toplanan ülkenin yetenekli gençlerine öğretmeye çalışırken, bu futbolu iyi bilen dönemin gurbetçilerini, ki Erdal Keser, Erhan Önal, Savaş Koç, İlyas Tüfekçi, Uğur Tütüneker’di bu gurbetçiler, sıçrama tahtası olarak kullandı. Yetenekli gençlerle gurbetçilerin harmanlanması sayesinde Galatasaray, Derwall’in gelişinden çok değil beş yıl sonra Avrupa’nın bir numaralı kupasında ilk dört takım arasına girdi. Derwall’in çekirdeğini oluşturduğu bu futbol aklı kendisinin bizzat yetiştirdiği Mustafa Denizli, Galatasaray’a önerdiği Karl Heinz Feldkamp ve o dönemin yöneticileri (Alp Yalman, Adnan Polat, Faruk Süren) üzerinden kollektif bir bilince dönüştü. O dönemin yöneticileri ümit milli takımın iskeletini Galatasaray’a kazandırdı. Daha açacak olursak ümit milli takımda yer alan Bülent Korkmaz, Tugay Kerimoğlu ve Okan Buruk zaten Galatasaray’daydı. Dönemin yöneticileri ümit milli takımından ilk planda Arif Erdem, Hamza Hamzaoğlu ve Hakan Şükür’ü Galatasaray’a kazandırdılar. Bu takımın başına da Kalli getirildi. Daha sonra da Ergün Penbe ve Hakan Ünsal transferleri gerçekleştirildi. Hatta 2000 takımının önemli bir parçası olan Emre Belözoğlu bile henüz 12 yaşındayken 1992’de Galatasaray’a kazandırılmıştı. Fatih Terim’i 1996’da Galatasaray’ın başına getiren işte bu futbol aklıydı. Tuhaftır kollektif olarak oluşan bu futbol aklının yarattığı kadro 2000’de zirveye çıkarken, bu futbol aklı 1996’dan sonra yavaş yavaş Galatasaray’ı terk etti. Sonra şunu gördük. Galatasaray planlamaya dayalı üretici takım karakterinden yavaş yavaş uzaklaşarak her sezonun başında ve devre arasında transferlerle beslenen tüketici bir görünüm aldı. Ki bu politika, “transfer obezi” dediğimiz, üretime ve eğitime çok uzak ama sürekli tüketen bir taraftar profili yarattı.

Şimdilerde Galatasaray çok mu uzak yeni bir futbol aklı sürecine?

Yaşadığımız bu dönemde Galatasaray’da yeniden bir futbol aklı oluşuyor yavaş yavaş. Bu futbol aklının birkaç parçası var. İlk parça, başında Emre Utkucan’ın bulunduğu yetenek avcısı izleme (scout) grubu. Henüz yolun çok başında bu grup, ama bu grupta çok ciddi sayıda ve derinlikte bir veri birikiyor. Bu verilerin değerlendirilmesi suretiyle de altyapı dahil bütün Galatasaray takımlarına transferler planlanıyor. İkinci önemli parça Galatasaray’ın altyapısı. Henüz tam devrede değil, devreye girmesi zaman alacak. Ama 3-4 yıl sonra A takıma futbolcu ihtiyacı olduğunda önce buraya bakılacak. Üçüncü parça ise, bu iki birimle işbirliği yapan teknik direktörler, ki bununla esas olarak Mancini ve Prandelli’yi kastediyoruz. Eğer bugünlerde Galatasaray taraftarı, “kimi transfer edeceğiz” diye bir meraka sahip değilse, bu, bir yandan kulübün finansal zorluğunu taraftarın da bildiğini de gösterir, diğer taraftan da futbol aklının yavaş yavaş oluştuğunun ve bunun taraftarca da yavaş yavaş içselleştirildiğinin kanıtıdır.

Bu çalışmalarda bir süre daha mesafe kat edildikten sonra yeni bir aşamaya geçilecek. Galatasaray gerek altyapısıyla, gerek transfer politikasıyla bir model oluşturma kararıyla yüz yüze gelecek. Gelmeli. Ki esas futbol aklından kastettiğimiz tam da bu. Yani kişilere bağlı kalmadan, kulübün artık kültürü haline gelmiş bir “know-how”a sahip olmak. Buna “bilmeyi öğrenmek ve öğrenmeyi bilmek” adını da verebiliriz.

Prandelli Jupp Derwall’e benzetiliyor? Ne kadar gerçek bu?

Evet böyle bir benzetme yapılıyor ama bu daha çok şekil açısından benzetme. Hatırlanacağı gibi Derwall 1984 Avrupa Kupası eleme gruplarında İspanyol stoper Antonio Maceda’nın maçın uzatma bölümünde attığı kafa golüyle İspanya’nın Almanya’yı 1-0 yenmesinden sonra istifa etmişti. Çünkü 1968’den itibaren bütün Avrupa ve dünya şampiyonalarında son sekize kalan Almanya 1984’te ilk kez gruplardan çıkamıyordu. Derwall istifa ettikten sonra Galatasaray’a gelmişti.

Bu dünya kupasında da İtalya, son oynadığı karşılaşmada Uruguay’ın kaptanı ve stoperi Diego Godin’in maçın son bölümünde attığı kafa golü nedeniyle gruplardan çıkamadı. O İtalya’nın teknik direktörü Prandelli maçtan sonra istifa edip Galatasaray’ın yolunu tuttu. Yani şekil olarak ciddi bir benzerlik var.

Burada küçük bir patikaya sapalım. Derwall tüm Türkiye futbol tarihinin bir numaralı ismidir, çünkü Türkiye’ye modern futbolu o getirdi. Üstelik bunu milli takım hocalığı yaparak değil, Galatasaray’ın teknik direktörü olarak başardı. Yaptığı şey, tek anlamıyla çok büyük bir devrimdir. Ondan önce Türkiye, futbolu kendi meşrebince Edirne sınırları içinde oynayan, milli takımı ve takımları uluslararası arenada sürekli olarak “şerefli mağlubiyet”ler alan San Marino, Liechtenstein, Arnavutluk’tan bir seviye yukarıda bir ülkeydi. Derwall Galatasaray’da ilk kez modern futbol oynayan bir kuşak yarattı. Bunu sağlamak için de daha önce dediğimiz o dönemin gurbetçi futbolcularını kullandı. Yarattığı takım bugün itibariyle Avrupa’nın birinci kupasında yarı final oynadı, ki bu rekor halen kırılamadı. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynayan o Galatasaray tüm Türkiye için bir rol model, altın standart ve zirve oluşturdu. Türkiye’de halen UEFA Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale çıkan hiçbir takım yok. Sadece dört kez çeyrek oynadı bu ülkenin takımları Şampiyonlar Ligi’nde; üç defa Galatasaray’la, bir kez de Fenerbahçe’yle.

Bu çerçevede Derwall ülke futbolunun yörüngesini belirleyen en önemli insandır ve hâlâ bu zirvede tek başına durmaktadır. Fatih Terim Galatasaray’dan sonra milli takımın başına “futbol direktörü” unvanıyla geçtiğinde bir devrim yapmaktan söz etmişti. Terim’e bir zamanlar Derwall’in yardımcısı olan ve Galatasaray’ı bir numaralı kupada yarı finale çıkaran Mustafa Denizli güzel bir yanıt vermişti, “O devrim 25 yıl önce yapıldı” diye. Gerçek budur.

Ne beklemeliyiz Prandelli’den? İkinci Derwall mi, ikinci Kalli mi?

Prandelli’den ilk planda Derwall olmasını değil Kalli olmasını beklemeliyiz. Şundan. Kalli 1992’de sürpriz biçimde Galatasaray’ın başına geçtiğinde Florya’da homojen olmayan bir kadro bulmuştu. Bir yanda en yaşlısı 22 yaşında olan yetenekli ve çok genç bir futbolcu grubu vardı Galatasaray’da, Suat Kaya, Bülent Korkmaz, Hakan Şükür, Tugay Kerimoğlu, Arif Erdem, Hamza Hamzaoğlu, Okan Buruk, Mert Korkmaz, Elvir Boliç gibi. Bir yanda da vaktinde zirveye çıkmış ama emeklilik çağına gelmiş bir futbolcu grubu, Erdal Keser, Uğur Tütüneker, İsmail Demiriz, Yusuf Altuntaş gibi. Bu futbolcular yarı final oynamış ekibin son demleriydi.

Kalli işte bu iki grubu mükemmel biçimde harmanladı ve Türkiye’de ilk defa bir takıma baskılı futbol oynattı. Türkiye presi Kalli’yle tanıdı. Pres Türkiye’de öylesine yeni bir şeydi ki Galatasaraylı futbolcular baskı yaparken işi biraz abartıp kırmızı kart görürler, bu nedenle de takım bazı maçları 10, hatta 9 kişiyle tamamlamak zorunda kalırdı.

1996-2000 takımının futbol karakteri olan baskılı oyunun temellerini Kalli atmış ve elindeki genç futbolcu grubuna bu futbolu ezberletmişti. Kalli’nin “bebekleri”, üç yıldır Türkiye’yi domine eden Gordon Milne yönetimindeki Beşiktaş’ı süpürerek 1992-1993 sezonunda şampiyon oldu. O sezon Türkiye’deki tüm kupaları kazandı. Ertesi sezon da Manchester United’ı eleyerek şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıktı, ki bu da bir ilkti. Sekiz yıl sonra Galatasaray’ın kazandığı UEFA Kupası, Kalli’nin yetiştirdiği bu gençlerin ellerinde yükseldi, Gheorghe Hagi, Gheorghe Popescu, Claudio Taffarel ve Capone takviyesiyle. Özetle Kalli iki önemli iş yapmıştı, bir yandan elindeki gençleri mükemmel biçimde eğitmişti, ama bunu gerçekleştirirken sportif başarıyı da ihmal etmemişti.

Prandelli’nin elindeki kadro Kalli’ninkine mi benziyor?

Şimdi de Prandelli’nin elinde benzer kompozisyona sahip bir kadro görüyoruz. Bir yanda son demlerine doğru ivmelenen tecrübeli bir grup var Galatasaray’da, Selçuk İnan, Burak Yılmaz, Wesley Sneijder ve Felipe Melo gibi. Bir yanda da geleceğin yıldız adayı kabul edilen çok genç başka bir grup. Prandelli’den bu iki futbolcu grubunu harmanlayarak, disiplinli, sert, ama akışkan futbol oynayan bir takım yaratmasını bekleyebiliriz. Böylece aslında Prandelli’nin elindeki genç kuşağı modern futbolla tanıştırmasından, onları eğitmesinden ve Galatasaray’ın 2020’lere ümitle bakmasından söz etmiş oluyoruz. Temel beklenti Bruma, Alex Telles, Veysel Sarı, Koray Günter, Umut Gündoğan, Atilla Coşkun, Sinan Gümüş, Berk İsmail Ünsal gibi gençlerin sistemin ve iskeletin aslî parçaları haline gelmesi. Bu yapılırken de sportif başarının elde edilmesi.

Kısaca aslında ilk planda bir tür Kalli olmasını istiyor ve bekliyoruz Prandelli’nin. Tabi birebir aynı değil, kendi aksanıyla, kendi yorumuyla, kendi ustalığıyla.

Eğer Prandelli daha önce bahsedilen ve Galatasaray’da yavaş yavaş oluşmaya başladığını söylediğimiz futbol aklını ilerletip sistemleştirirse ve Galatasaray’a has bir model oluşturabilirse işte o zaman Mister’i Derwall’e benzetebiliriz, Galatasaray’ı yeni bir yörüngeye soktuğu için. Ama bunu konuşmak için çok çok erken. Hatta belki de hiç konuşamayacağız.

Elinde Bruma olan Prandelli Olcan Adın’la birlikte Galatasaray’ı 4-2-3-1 oynatır mı?

Bu olasılık her zaman var, ama galiba sadece bir ihtimal olarak kalacak. Kanımca Galatasaray 4-2-3-1 oynayamaz. Bunun iki temel nedeni var. İlki Galatasaray’ın kadrosunda ilerideki 3-1 formasyonunda forvet arkası oynayabilecek klasik bir 10 numara yok. Evet Galatasaray’da bir 10 numara var, ama Sneijder bu görevi yapamaz. Çünkü her şeyden önce bir dripling futbolcusu değil. Yani topu alıp rakibin arasına giren ve burada ayakta kalabilen bir futbol yapısı yok Wesley’in. Hatırlayacak olursak Terim Sneijder ilk geldiğinde onu forvet arkasında oynatmaya çalışmış ama verim alamamıştı. Zaten Sneijder hakkındaki “güçsüz” söylencesi de buradan hareketle çıkarıldı. Sanki Sneijder forvet arkasında koşmadığı ve güçsüz olduğu için oynayamıyormuş gibi. Halbuki Wesley’in futbol karakteri buna uygun değil. Zaten Sneijder da maç içinde sürekli olarak daha rahat edeceği sol kanada kaçıyordu bu göreve isyan edercesine.

Sneijder’ı doğru değerlendiren ve ondan verim alan insan Mancini oldu, onu daha rahat hareket edebileceği sola çekerek. Prandelli de bunu sürdürecektir diye tahmin yürütülebilir.

Ayrıca bu futbol rejimi ve hakem iklimi bulunduğu sürece Galatasaray’da forvet arkası oynayabilen 10 numaralara fazla hayat hakkı tanınacağını da çok düşünmemek gerekiyor. Bunu Lincoln örneğinde görmüştük; Erman Toroğlu’nun top sektiren Lincoln için yaptığı “bunun gibilerin ayağını kıracaksın” yollu yorum hâlâ kulaklarda, hatıralardadır.

İkinci neden de kanatlar galiba?

Evet, ‘Galatasaray niçin 4-2-3-1 oynayamaz’ın bir diğer yanıtı ise kadroda forvet karakterine sahip tek kanat oyuncusunun bulunması. Bu isim Olcan Adın. Kadroda bulunan ne Bruma, ne de Aydın Yılmaz, karakter olarak forvet oyuncusu değiller, ikisi de orta saha oyuncusu karakterine sahip.

Burada forvet oyuncusundan ne anlıyoruz, ne anlamalıyızı biraz açmak gerekiyor. Kanatta oynayan forvet oyuncusu derken bir sezon boyunca hem gol, hem de asist kategorilerinde toplam 20 barajına yaklaşan bir futbolcudan bahsediyoruz. Yani toplamda yaklaşık 10 gol, 10 da asist üretebilen oyuncu forvettir. Bu rakamlar 15’e 5 de olabilir. Yani 15 gol, 5 asist, ama bu iki kategorinin toplamı mutlaka 20 barajında olmalı. Olcan Adın bu kategoride yer alır ve forvettir.

Ama Bruma, bilindiği gibi son seçimleri ve tercihleri hiç de iyi olmayan bir kanat oyuncusu ve bu iki kategoride toplam 10 barajının çok altında. Mesela geçen sezonun ilk yarısında yanlış hatırlamıyorsam ligde sadece iki asisti vardı Bruma’nın, hiç de gol atamamıştı. Hatta bundan da öte. Galatasaray’ın Birinci Lig temsilcileriyle yaptığı kupa maçlarında bile karşılaşmaya damgasını vuramamıştı. Bu alanda çok mesafe kat etmesi gereken bir oyuncu Bruma, Aydın Yılmaz’dan bile daha çok hem de.

Ama işte Prandelli’den asıl beklentiler burada oluşmalı. Prandelli eğitici kişiliğiyle Bruma’ya çok iyi bir forvet karakteri kazandırabilir. Forvetten söz açılmışken Prandelli Berk İsmail Ünsal’a da pivot santrfor oynamayı, yani arkası rakibe dönükken topu koruyabilen ve arkadaşlarına aktarabilen, hava hakimiyeti olan santrfor gibi oynamayı öğretebilir.

Son olarak transferlere gelecek olursak, Galatasaray hangi pozisyonlara transfer yapmalı?

İsim değil pozisyon bazlı konuşacak olursak en acilden en az acile Galatasaray’ın ihtiyaç duyduğu pozisyonları şöyle sıralayabiliriz.

Sağ bek: Hızlı ve atak yönü kuvvetli olmalı. Sınırsız enerji tüketebilmeli. Kadro mühendisliği bu ismin yerli statüde olmasını gerektiriyor.

Stoper: Defansın liderliğini üstlenecek, takımın boyunu belirleyecek, hızlı, çevik, önsezili ve hava toplarında yetkin yabancı bir isim.

Kaleci: Her zaman güvenle kaleye geçebilecek tecrübeli ve yerli bir kaleci.

Merkez orta saha: Selçuk İnan ve Felipe Melo’yu gerektiğinde kulübeye gönderebilecek yerli statüsünde çok kuvvetli bir isim. Bu ismin ayrıca hava hakimiyetinin olması lazım.

Pivot santrfor: Hava hakimiyeti olan, Burak Yılmaz’a boş koridorlar açan, kanatta da oynayabilen genç bir yabancı. Bunu yatırım olarak görmekte fayda var.

Görüldüğü gibi listede iki yabancı var. Çoğu insan Galatasaray’ın yerli statüde bir sol beke de ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Ama ben bu kanıda değilim. Zira geçen sezon devre arasında Alex Telles’e ciddi bir yatırım yapıldı. Telles’in sakatlanması durumunda Hakan Balta rahatlıkla o görevi yerine getirir. Kaldı ki yine geçen sezon devre arasında gelen Oğuzhan Kayar da var. Dolayısıyla temel plan şu: İki-üç yıl içinde Telles’i parlatarak yurt dışına ihraç etmek, onun boşluğunu da Oğuzhan Kayar’la doldurmak. Şimdi yapılacak bir sol bek transferi her ki yatırıma da haksızlık olur.

Galatasaray kulübede hazır tutacağı üç yabancı için Bruma, Aurélien Chedjou ve önerilen genç ve yabancı santrforu kullanabilir. Bruma’yı devreye sokmak için kulübeye göndereceği yabancı ise Telles değil, Melo olmalı. Zira hem Melo’nun patlama gücü biraz törpülendi, hem de maç içinde harcadığı enerji geriye gidiyor.