UMUDA GİDEN YOL

MELİH ŞABANOĞLU YAZDI

- Öncelikle Prandelli dönemiyle başlayalım. Neler yanlıştı, neler doğru?

Belki bu süreci bir izlek üzerinde izleyebilirsek daha sağlıklı ve belirli bir plan dahilinde konuşmuş oluruz. 2011-2015 arasına baktığımızda Galatasaray’ın futbol felsefesi olarak iki ayrı karaktere sahip olduğunu görüyoruz. İlki Fatih Terim’in üçüncü döneminin ilk yılı olan 2011-2012 sezonunda oynanan baskılı futboldu…

Gerçekte Terim sezon başında baskılı futbol vizyonuyla işe başlamış da değildi. O dönemin modasına uygun biçimde -en yakın büyük turnuva 2010 Dünya Kupası’ydı ve pasa dayalı İspanya o turnuvanın zirvesindeydi- bol ve tek pasa dayalı 4-1-4-1 formasyonu vardı kafasında Terim’in ve kafasındaki santrfor da Johan Elmander değildi. Onun arzusu daha çok Emmanuel Adebayor veya eski Didier Drogba gibi topla çok hızlı atletik bir santrfordu.

Ancak tek santrfora dayalı 4-1-4-1 formasyonu ve futbol felsefesi çok iş yapmayınca Johan Elmander-Milan Baros ikilisi üzerinden 4-4-2’ye ve baskılı futbola dönüldü. Zaten o sezon şampiyonluğu da bu felsefe getirdi.

Bu süreçte Elmander’le Tomas Ujfalusi’nin takımın boyunu kısalttıkları ve Elmander, Emre Çolak, Selçuk İnan, Felipe Melo, Engin Baytar hattı üzerinde tüm takımın savaştığı bir felsefe hâkimdi Galatasaray’a…

Ancak ertesi sezon başında Burak Yılmaz, Hamit Altıntop ve devre arasında gerçekleşen Wesley Sneijder ve Didier Drogba transferleriyle Galatasaray kademeli olarak baskılı futboldan kontrol futboluna yöneldi. Daha doğrusu sonuç futboluna. Böylece Galatasaray’ın hem futbol kalitesi düşmüş oldu, hem de oynadığı futbol seyirciye zevk vermemeye başladı.

- Prandelli’ye gelecek olursak…

Evet tam da bu noktada fotoğrafa Roberto Mancini ve Cesare Prandelli giriyor. Çünkü aslında bu iki teknik direktör de Terim sonrasında bir devamlılık sağladılar kontrol futbolu oynatarak. Dolayısıyla Hamza Hamzaoğlu üzerinden Galatasaray’ın yaklaşık iki buçuk sezonluk kontrol futbolundan sonra yeniden 2011-12 sezonundaki baskılı futbola döndüğünü ve çemberin kapanmış olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Ama işte hayat gerçekte bir çember olmadığı gibi, Mancini ve Prandelli dönemlerinin boşa geçtiğini söylemek de mümkün değil.

Biraz açalım…

Galatasaray’ın Terim idaresinde gerek transfer, gerekse de antrenman olarak 2013-2014 sezonuna hiç de iyi hazırlanamadığı bir sır değil. Böylesi bir hazırlık evresinden sonra yarı yolda göreve başlayan Mancini, oynattığı kontrol futboluyla takımı Şampiyonlar Ligi’nde son 16’ya soktu, üstüne Türkiye Kupası’nı da kazandı.

Yalnız burada bir saptama yapmak gerekiyor…

Mancini’nin oynattığı kontrol futboluyla Terim’inki arasında önemli bir fark vardı.

Mancini’nin kontrol futbolu alan savunmasına dayanıyordu, top hâkimiyetine değil. Onun döneminde esas olan, skoru elde etmek ve bunu korumaktı. Bu sayede top Galatasaray’da olmasa bile doğru alan savunmasıyla bir perde oluşturuluyordu ikinci bölgede. Ancak bu alan savunması, rakibi ısırmayan ve bire bir temastan kaçınan bir alan savunmasıydı.

- Terim’in kontrol futbolu neye dayanıyordu?

Terim’inki ise kadro kalitesine dayanıyordu. Bir anlamda top dolaştırmaya dayanıyordu o kontrol futbolu. Topu dolaştırarak alan hâkimiyeti sağlanıyordu. Daha çok Aykut Kocaman’ın Fenerbahçesi gibi.

- Mancini’nin bu kontrol futboluyla şampiyonluk gelebilir miydi?

Çok zor, çünkü zaten takımın fizik kalitesi yeterli değildi ve bu yetersizlik özellikle kendini daha çok fiziğin ön plana çıktığı deplasman maçlarında hatırlatıyordu. Ersun Yanal yönetimindeki Fenerbahçe ise fiziğe dayalı baskılı bir futbol oynuyordu. Bu nedenle Galatasaray’ın rekabet etmesi çok zordu.

Burada şunu da eklemeli… Sonuçlarla nedenleri karıştırmamak gerekiyor. Galatasaray’ın Mancini döneminde deplasmanda maç kazanamamasının nedeni oynadığı kontrol futbol değil, fizik kapasitesinin yetersiz olmasıydı. Kaldı ki bu kapasitesizlik iç saha maçlarında da kendini gösteriyordu.

Prandelli göreve geldiğinde birinci öncelik olarak takımın fizik kapasitesini yükseltmeyi saptadı. Yaz kamplarında bu konuya çok önem verdi ve takımı da temelde bu doğrultuda çalıştırdı. Bu çalışmalar sayesinde Galatasaray fizik kalite anlamında Süper Lig ortalamasına yükseldi ve bu da kadro kalitesinin üste eklenmesiyle deplasman galibiyetleri olarak kendini gösterdi.

Bu durumu ortaya koyan en güzel örnek Eskişehirspor’la oynanan kupa maçıydı.

Ki bu maç Hamzaoğlu’nun ilk karşılaşmasıydı.

Bu maçta Galatasaray 10 kişi kalıp beraberliğe düştüğünde tüm takım olarak çok başarılı bir alan savunması yaptı. Zaten bu yapılmasa, ülkenin top hâkimiyeti bakımından en kapasiteli takımlarından birisi olan Eskişehirspor skoru kolayca elde ederdi.

Her ne kadar o maçta saha kenarında Hamzaoğlu da bulunsa, sahada alan savunması yapan takım gerçekte Mancini’nin Galatasaray’ıydı…

Maçın son bölümünde atılan iki gol ise Galatasaray’ın fizik kalitesini belgeliyordu, ki bu da Prandelli’nin yaptırdığı yüklemelerle mümkün oldu.

- Peki hiç mi Hamzaoğlu’nun katkısı yoktu 4-2’lik galibiyette?

Bu maçta Hamzaoğlu’nun en önemli katkısı futbolcu grubunu bir takım haline dönüştürmekti. Bu daha ilk dakikadan itibaren belli olmuştu.

Prandelli analizine dönecek olursak eğer bu sezon Galatasaray son 15 dakikalık bölümlerde birçok maçı çevirmişse, bu, fizik kalitesi sayesinde gerçekleşti. Halbuki geçen sezon fizik yetersizlik nedeniyle son 15 dakikalık bölümde birçok maç oldukça sıkıntılı geçmişti.

Özetleyecek olursak; Terim’den Hamzaoğlu’na uzanan yol gerçekte ileri doğru giden bir sarmal ve bu sarmalda Mancini ve Prandelli’nin takıma yaptığı katkılar da göz ardı etmemeliyiz.

- Peki bu durumda Prandelli’yi başarılı mı saymalıyız?

Hayır… Prandelli’nin çözemediği temel bir sorun vardı, o da oynatmak istediği futbol konusunda takım içinde bir oydaşma, yani konsensus sağlayamadı. Yani onları ikna edemedi kabaca. Bu da takımın kimyasını olumsuz yönde etkiledi. Bu nedenle de Prandelli döneminden söz ederken Galatasaray’ın bir takım olduğunu söylemek oldukça zor. O dönem sahada olan 11 oyuncuyu bir takımdan daha çok, bir futbolcu grubu olarak tariflemek daha doğru olur, takım kimyasının bulunamaması nedeniyle.

Prandelli’nin bu hatası başka bir sorunu daha tetikledi. Şöyle; Prandelli oynatacağı futbol konusunda takım içinde bir oydaşma sağlayamayınca, gözünü sözünü geçirebileceği futbolculara dikti, diğerlerini ise neredeyse yok saydı. Aslında Goran Pandev ve Blerim Xhemajli  (Džemaili) transferlerini bu açıdan değerlendirmek daha doğru olacak.

Özellikle bu iki futbolcunun fiziksel kapasite eksikliğine karşın ilk 11’e rahatça girmeleri, zaten kötü olan takım kimyasını feci duruma getirdi. Prandelli’nin yaptığı gerçekte, iletişim kökenli yönetim yanlışıydı. Bunları birbirinde ayırmak gerekiyor. Dolayısıyla Prandelli iletişimi ve insan yönetimi kötü olduğu için ideal bir teknik direktör portresi çizemedi. Ama bu, onun futbolu bilmediğini göstermez. Bu arada hiç manası yokken Mancini’nin gönderilmesinin de yanlış olduğunu unutmamalıyız. Zira şöyle ya da böyle Mancini oynatacağı futbol konusunda takım içinde bir rıza yaratmayı başarmıştı. Onun önündeki engeller daha başkaydı ve yapısaldı.

- Hamzaoğlu dönemine ilişkin neler söylenebilir peki ilk planda?

Hamzaoğlu’nu iki açıdan ele almalıyız öncelikle. İlki karakter, ikincisi ise futbol felsefesi açısından.

Karakter olarak değerlendirdiğimizde Hamzaoğlu’nun Türkiye’de az rastlanan bir pozisyonda bulunduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Nedir o müstesna pozisyon?

Hamzaoğlu Türkiye’de belki de futbolcu menajerlerine en uzak futbol insanı. Bu uzaklığı istisnai bulmamızın temel nedeni, artık Türkiye’de futbolu, teknik direktörleri ve kulüpleri gerçek anlamda menajerlerin yönlendirmeleri.

Bu, hemen anlaşılacağı gibi zaten sportif değil, ticari bir model. Burada tek amaç var, o da kazanç maksimizasyonu. Bu ticarette, hem futbolcu kazanıyor, hem menajer, hem teknik direktör, hem de kulübün profesyonel yöneticisi. Yani pazarlamacı lisanıyla söyleyecek olursak “win-win-win-win” modeli söz konusu.

Bu da gerçekte yolsuzluğu ve irrasyonelliği körükleyen bir sistem. Türkiye’de kulüplerin krize girmesinin nedenlerinden birisi bu. Daha sonra bu konuya sonra döneriz.

Hamzaoğlu’na dönecek olursak; bu ticari modelin içinde yer almayan, kimilerine göre “saf”, ama gerçekte çok temiz bir futbol karakteri Hamzaoğlu.

Bu kapsamda dile getirilmesinde fayda olan bir unsur daha var; Hamzaoğlu’nun yarattığı algı…

Hamzaoğlu, öyle halkla ilişkiler uzmanları tarafından masa başında bir model çizilen ve kendisine önerilen bu modele göre davranarak hakkında olumlu algı yaratılmaya çalışan bir insan değil. Gerçekte onun olumlu algı yaratması için bir uzmana ihtiyacı bile yok. Çünkü doğal davranışlarıyla etrafına pozitif bir hava yayan birisi Hamzaoğlu…

Yüksek bir egoya sahip değil, kendisiyle barışık, hedefleri ise sportif başarıya değil, değer yaratmaya yönelik. Çünkü para kazandığı sektörün kendi iç ahlakına ve etiğe sahip bir oyun olduğunu, olması gerektiğini çok iyi biliyor. Ve her şeyden önemlisi inanılmaz sahici bir insan.

Ayrıca Hamzaoğlu, Galatasaray üzerinden değer kazanan değil, tam tersine, Galatasaray gibi Türkiye’nin en eski kulübüne değer ekleyebilen bir insan.

Galatasaray Spor Kulübü’nün tarihini ve sosyolojik yapısını biraz düşününce, bunun gerçekte çok ilginç ve sık rastlanmayan bir durum olduğunun hakkı verilecektir. Böyle bir etkiyi Galatasaray tarihinde en son Jupp Derwall yaratmıştı. Yani Galatasaray’a kendisi bir değer katmıştı. Daha da öte; tüm Türkiye’ye futbolun profesyonellerin oynadığı stratejik bir oyun olduğunu öğretti. Ülkede futbolun seyrini değiştirdi.

Galatasaray’da bu seviyenin hemen altındaki bir diğer isim de Mircea Lucescu’ydu… Ne var ki, İngilizce’de “politically correct” diye ifade edilen (siyaseten doğruluk olarak Türkçeye çevrilen bu terim, farklı kültürdeki insanları incitmemek amacıyla özenle kurgulanmış söz, düşünce ve eylem biçimlerini karşılar) bazı davranışları nedeniyle Lucescu bu seviyenin biraz uzağında kalmıştı.

- Hamzaoğlu futboluna dönecek olursak?

Hamzaoğlu, biraz önce de değindiğimiz gibi baskılı futbol felsefesine inanan bir futbol insanı. Ancak Hamzaoğlu’nun baskılı futbolu 2011-2012 sezonundaki veya Erik Gerets’in 2005-2006 sezonundaki baskılı futbolundan biraz farklı. 2011-12 ve 2005-2006 sezonlarında Galatasaray temelde fizik kuvvete dayalı bir baskılı futbol oynadı.

Hamzaoğlu’nun baskılı futbolunda ise tek faktör fizik kuvvet değil. Ardışık pas kapasitesi ve hız da önemli faktörler.

Aradaki farkı şöyle açıklayabiliriz. Gerets’in baskılı futbolu önemli maçlarda çalışmayan bir baskılı futboldu. Mesela Gerets’in Galatasaray’ı 2005-06 sezonunda ligin bitiminden bir önceki Beşiktaş maçı hariç hiçbir önemli maçı kazanamayan bir baskılı futbol oynadı. Hatırlanacaktır, o sezon Galatasaray her iki lig maçında da en önemli rakibi Fenerbahçe tarafından süpürülmüştü. Keza Trömsö faciası da o sezondu ve bir iş kazası değildi.

Bu niçin böyle oldu diye soracak olursak yanıt gerçekte çok basit. O sezon Fenerbahçe futbolcu kalitesi açısından Galatasaray’dan çok önde bir takımdı ve saha içindeki futbol aklıyla Galatasaray’ın baskısını tesirsiz hale getirmeyi kolayca başarıyordu. Trömsö ise, bir kuzey ülkesi temsilcisi olması nedeniyle Galatasaray’dan fizik kalite olarak daha iyi bir takımdı ve Galatasaray’ın fiziğe dayalı baskısına iki maçta da karşı koyabilmişti. Üstelik kadro kalitesi açısından Galatasaray’dan oldukça geride olmasına karşın.

- Peki 2011-2012 takımı?

O takım, denildiği gibi yola pas futbolu adına çıkmış ama lig takımları karşısında biraz yumuşak kalınca fiziğe yönelmiş bir takımdı. Ancak o takım pas futbolundan baskılı futbola bir gecede geçmedi. Bir evrim süreci söz konusuydu. Bu evrimi karakteristik olarak üç maç çok iyi gösterir. İlk yarının sonuna doğru peş peşe oynanan Fenerbahçe, Trabzonspor ve Orduspor maçları. Son ikisi deplasmanda oynanmış ve kazanılmıştı.

Bu üç haftada Galatasaray’ın oynadığı futbola bakarsak hem pas futbolunu, hem de fiziğe dayalı baskılı futbol felsefelerini aynı anda görürüz. Bir yanda rakibi fiziğiyle ezen bir Galatasaray vardı sahada, bir yanda da müthiş pas rallileri yapan bir Galatasaray. Nitekim Kazım Kazım, kendisiyle yapılan bir söyleşide hayatının en unutulmaz anları arasında Trabzon’da oynanan maçta yaklaşık üç dakika kadar süren pas rallisini saymıştı.

Gerçekten de izlemesi bile çok heyecanlıydı o ralliyi, kaldı ki oynamanın keyfini hayal etmek bile güç…

Daha sonra her maç Galatasaray pas futbolundan bir milim de olsa biraz uzaklaştı ve daha çok fiziğe dayalı baskılı futbolun yörüngesine girdi.

Hamzaoğlu’nun baskılı futbol felsefesinde ise fizik kapasite oynanacak futbolun altyapısını oluşturuyor. Yani temel amaç rakibi fizik olarak ezmek değil. Fiziğe dayalı bu altyapının üzerinde iki yüzü olan tek sütun yükseliyor Hamzaoğlu futbolunda; bu sütunun bir yüzü pas futbolu, diğer yüzü ise hız.

- Son Beşiktaş maçı örneği üzerinden konuşacak olursak?

Öncelikle fizik kalite olarak Beşiktaş kadar etkili bir Galatasaray vardı sahada. Ki bunu, Hamzaoğlu’nun Lig TV’deki söyleşisinde büyük bir olgunlukla söylediği gibi[1] gerçekte Prandelli’nin sezon başında yaptırdığı kuvvet yüklemesine borçlu Galatasaray. Eğer maçın son dakikasında neredeyse iki buçuk yıl düzenli oynamayan Emre Çolak, Hamit Altıntop’la birlikte ikili baskı yaparak oyuna yeni giren Kerim Frei’dan topu kapıyor ve Burak Yılmaz’ın önüne atabiliyorsa… Burak Yılmaz da iki Beşiktaşlı oyuncuyu 60 metrelik deparıyla pes ettiriyorsa, burada ilk önce söylenmesi gereken kalite, fizik kuvvet olmalı.

Gelelim pas futboluna…

Esasen kategori olarak pastan söz ettiğimiz zaman Galatasaray’ın bu konuda sıkıntısı olmadığını görüyoruz. Zira ilk 16 haftada ligde en çok pas yapan takım, 7.107 pasla Galatasaray[2].

Ancak Galatasaray Hamzaoğlu’nun da söylediği gibi pas yaparken daha çok yana ve geriye kaçan bir takım. Bunun yanısıra Galatasaray, oyuncuların topu en çok ayağında tuttukları takım unvanına da sahip. Öyle ki Galatasaraylı oyuncular her maç, ortalama 13,4 dakika ayaklarında tutuyorlar topu.[3]

Bu faktörlerin de etkisiyle Galatasaray pas futbolunu rakip ceza sahası önündeki üçüncü bölgede etkin biçimde sürdüremeyen bir takım. Bunun temel nedenlerinden birisi Galatasaray’ın topun oynandığı bölgelerde rakibi eksik bırakacak denli hızlı futbol oynayamaması.

Saydığımız bu iki özelliği de Beşiktaş maçında net biçimde gördük. Üstünlüğü ele geçirene kadar rakibin hızını kontrollü pas futboluyla kesen bir Galatasaray izledik. Skor üstünlüğünü elde ettikten sonra ise hızlı ve kararlı olunamaması nedeniyle maçı bir türlü kopartamayan bir Galatasaray vardı sahada. Ki bir kişi eksik kalan rakibine skor olarak yakalanabilecek pozisyonları da verdi.

Galatasaray geri kalan 18 maçta pas futbolunun daha dikine gelişeceği ve daha fazla hızlanacağı bir futbol felsefesine doğru evrilecek. En azından Hamzaoğlu’nun açıklamalarından bunu anlıyor ve umuyoruz.

- Hamzaoğlu’nun tercih ettiği formasyon üzerine neler söylenebilir?

Hamzaoğlu ilk maçından son maçına kadar tek bir formasyon üzerinde durdu; 4-2-3-1.

Futbol kamuoyu Umut Bulut’la Burak Yılmaz’ın beraber oynamasını “çift forvet” olarak görüp, oynanan formasyonu da 4-4-2 diye değerlendiriyor… Ama Hamzaoğlu’nun Galatasaray’ı, gerçekte tek santrfor, ki çoğunlukla Umut Bulut oldu bu santrfor, ve üç forvet oyuncusuyla sahaya çıkıyor.

Ancak Hamzaoğlu, burada önemli bir zekâ ortaya koyarak statik bir 4-2-3-1 yerine ezber bozan bir 4-2-3-1’i tercih etti.

- Nasıl bir zekâdan konuşuyoruz?

Bilindiği gibi statik 4-2-3-1’in forvet hattı, bir santrfor ve onun gerisinde oynayan üç forvet oyuncusundan oluşur. Bu üç oyuncudan birisi santrfor arkasında ve rakip savunma içinde oynama kabiliyetine sahiptir, diğer ikisi ise kanat özelliklerine. Ve santrforun arkasında oynayan bu üç forvet oyuncusu da ortalama üstü gol ve asist üretme becerisine sahip olmalıdır klasik 4-2-3-1’de.

Bu açıdan bakınca Galatasaray’ın 4-2-3-1 oynamak için yeterli bir forvet hattına sahip olduğunu söylemek biraz zor. Zira Galatasaray hem Alex de Souza gibi forvet arkasında çok etkili oynayabilen bir oyuncuya sahip değil, hem de kısmen Olcan Adın dışında gol atma becerisine sahip bir kanat oyuncusu yok.

İşte Hamzaoğlu’nun zekâsı burada devreye girdi. Hamzaoğlu bu statik anlayışa hiç itibar etmeden, en öne, yani santrfor pozisyonuna Umut Bulut’u yerleştirdi. Onun arkasına da, yani rakip defans içinde oynama becerisine sahip olması gereken pozisyona da hiç beklenmeyen biçimde Burak Yılmaz’ı oturttu. Futbol kamuoyunun genel görüşüne göre, Burak Yılmaz, ne top sürme, ne de top kontrolüne sahip bir oyuncuydu. Dolayısıyla varsayımsal olarak forvet arkasında oynayamaması gerekirdi.

Ancak Hamzaoğlu futbola biraz farklı bakıyor olmalı ki, Burak Yılmaz’ı hiç düşünmeden bu pozisyona yerleştirdi. Sonuç belli. Her maç daha az ofsayta düşen, 2011-12 sezonundaki Necati Ateş gibi orta sahayı besleyerek topla daha çok oynayan ve daha çok gol atan gezici bir Burak Yılmaz izlemeye başladık. Belli ki Hamzaoğlu Galatasaray’a gelmeden önce hem takımın oyununu, hem de futbolcuları dikkatle izlemiş. Gerçekten burada ciddi bir analiz, bir futbol zekâsı ve planı görüyoruz. Futbolu statik olarak ele alan değil, elindeki futbolcuların kalitesini oynadıkları pozisyonlardan bağımsız olarak değerlendiren ve bu analizlerini seçtiği (4-2-3-1) formasyonuna dökebilen bir futbol insanı portresiyle karşılaşıyoruz Hamzaoğlu’na bakarken.

- 4-2-3-1 üzerinden devam edecek olursak…

Hamzaoğlu Burak Yılmaz’ın soluna Sneijder’ı, sağına da birkaç Bruma denemesinden sonra Emre Çolak’ı yerleştirdi… Sneijder bilindiği gibi forvet özelliğine sahip bir oyuncu. Ama kanatta oynama açısından çok yetenekli olduğundan söz edemeyiz. Emre Çolak ise ilk bakışta daha sorunlu görünüyordu; zira hem forvet özelliğine sahip değildi, hem de kanatta oynama. Bunun nedeni Çolak’ın klasik bir merkez oyuncusu olması.

Görülüyor ki burada da bir ezber bozma durumu var. Hem kendisinden öncekilerden farklı olarak dört forvetten üçünü gol ve asist üretme becerisi olan oyunculardan oluşturdu Hamzaoğlu. Halbuki daha önceden ortalama iki gol üretme yeteneğine sahip oyuncu oynuyordu Galatasaray forvet hattında. Hem de Emre Çolak’tan forvet üretme projesine girişti Hamzaoğlu. Ki burada da oldukça mesafe aldığını söyleyebiliriz, Emre Çolak’ın son dört haftada ürettiği iki gole bakarak.

- Burada şu da tartışılmalı galiba; Galatasaray 4 yıldır kanat oyuncusu pozisyonunda sıkıntı yaşıyor değil mi?

Şunu demek galiba çok yanlış olmaz: Galatasaray dört yıldır kanat pozisyonuna inanılmaz yatırım yaptı ama gerçekte hâlâ başladığı yerde. Biraz açacak olursak. Terim ilk geldiğinde takımda kanatta oynayabilen tek oyuncu vardı; Arda Turan. Ancak Arda Turan’ın Atletico Madrid’e gitmesinden sonra büyük bir boşluğa düştü Galatasaray. Son dakikada Albert Riera transfer edildi, devre arasında da Yiğit Gökoğlan. Ertesi sezon Nordin Amrabat katıldı kadroya. Bir dahaki sezon Bruma ve Erman Kılıç. Bu sezon da Olcan Adın ve Yasin Öztekin. Tüm bu futbolcular için bonservis bedeli olarak harcanan meblağ ise 30 milyon Euro civarında olmalı.

Dönüp bugüne bakınca Hamzaoğlu’nun takımın verimini artırmak için golcü kanat oyuncusu olarak Sneijder ve Çolak’ı kullandığını görüyoruz. Bu tablo bize, Galatasaray’da bir futbol aklı olmadığını ve kulübün parasının boşa harcandığını belgeler son dört yılda.

Yeri gelmişken; Hamzaoğlu’nun ideal 11’inde bu sezon transfer edilmiş hiçbir oyuncu yer almıyor. İdeal 11’de son iki sezonda transfer edilen sadece iki oyuncu var: Aurélien Chedjou ve Alex Telles. Bunu da biraz önce söz ettiğimiz futbol akılsızlığına eklemeliyiz.

- Hamzaoğlu’nun 4-2-3-1’nde kalmıştık, oradan devam edelim…

İlk olarak Hamzaoğlu’nun zekâsından söz etmiştik. Formasyon açısından söylenmesi gereken ikinci unsur, Hamzaoğlu’nun takıma oturtmaya çalıştığı yerleşim felsefesi. Esasen baskılı futbol denilince çoğunlukla top rakibe geçince yapılan şok pres anlaşılıyor. Ancak bu baskının sonuç vermesi için takımın sahaya doğru yayılması ve topun olduğu bölgede doğru paylaşıma sahip olarak pres yapması gerekiyor. Bunu dünyada sistematik olarak kurgulayan ilk takım Pep Guardiola’nın Barcelonası oldu. Almanlar ise bunu “gegenpressen” olarak kavramsallaştırıp neredeyse tüm Bundesliga takımlarının oynadığı bir futbol felsefesi haline getirdiler.

Burada temel prensip takımın “transition” anında, yani topun hücumdayken kaptırılıp savunma pozisyonuna geçildiği anda doğru saha yayılımını gerçekleştirmesi. Hücum presin etkili paslaşmalarla kırılmaması için bloklar arasındaki mesafelerin adam paylaşımlarının ve presin hızının doğru ayarlanması gerekiyor. Bu durumda rakibe yapılan baskıyla top kapılmasa bile sağlam bir savunma perdesi kurularak karşı takım, sahanın ölü alanlarına doğru itiliyor, ya da yönlendiriliyor. Tıpkı iyi bir savunma oyuncusunun birebirde rakibini ceza sahasına değil taç çizgisine doğru sürecek şekilde pozisyon alması gibi.

Hamzaoğlu etkili savunma perdesini oluşturacak saha yayılımına çok önem veren bir hoca. Bunu canlı olarak izlediğiniz maçlarda her futbolcuya nerede durması gerektiğini gösterirken rahatça gözlemleyebiliyorsunuz.

Bu baskı ve saha yayılımı meselesini daha iyi anlamak için basketboldan örnek verebiliriz. Basketbolda saha paylaşımı için “spacing” kavramı kullanılıyor. “Spacing”de hücum eden takım için temel fikir, savunma yapan takım oyuncularının birbirlerine yardım edebilmelerini zorlaştırmaktır. Bunun için set oyununda hücum eden takım fazladan pas yaparak boş oyuncuyu bulmaya çalışır. Aynı şey futbol için de geçerli. Hamzaoğlu’nun defans anlayışı, hücum eden takımdan hiçbir oyuncuyu boş bırakmamayı amaçlıyor. Çünkü hücumda gerçekte en tehlikeli oyuncu top ayağında olan değil, hücum bölgesinde marke edilmeyen boş oyuncudur. Onun bir şekilde topla buluşturulmaması gerekir.

Ancak burada Hamzaoğlu biraz sıkıntı yaşıyor. Çünkü o herkesin topun arkasına geçmesini istiyor rakip hücumlarında. Bu da topun kaptırıldığı anlarda bütün futbolcuların sprint atarak hızla geriye dönmesini gerektiriyor. İsim vermeyelim ama bazı Galatasaraylı oyuncular buna her zaman uymuyor. Yani bu konuda Galatasaray’ın oldukça mesafe kat etmesi gerekiyor. Tabi buradaki kat edilmesi gereken mesafe, Hamzaoğlu’nun takıma sözünü geçirecek konuma erişmesini de kapsıyor.

- Hamzaoğlu’nun Emre Çolak tercihi için neler söylenebilir?

Hamzaoğlu, Lig TV’de yayımlanan söyleşisinde Emre Çolak için bazı sıfatlar kullanırken Çolak’ın dikine oynayan bir oyuncu olduğunun altını çizdi. Gözlerden kaçmış olabilir. Beşiktaş maçının son dakikasında iki rakibin tam ortasında bulunan Burak Yılmaz’ın önüne o topu atan oyuncu Emre Çolak’tı. Yani gol aslında o pasın atılmasıyla neredeyse garanti altına alınmıştı Yılmaz’ın hızı dikkate alınınca.

Burada Emre Çolak konusunda Terim’le Hamzaoğlu arasındaki içtihat farklılığına da dikkat çekmek doğru olacak. Hatırlayalım: 2012-2013 sezonuna Emre Çolak çok iyi başlamıştı. Özellikle ilk haftadaki Kasımpaşa maçında iki golde de katkısı vardı. Yine hatırlayalım. O sezon başında Melo takıma çok geç katılmıştı Juventus’la Galatasaray arasında anlaşma sağlanamadığı için. Ayrıca Melo neredeyse hiç antrenman yapmadan gelmişti lig başlayınca. Ancak Terim o hazır olmayan Melo’yu hemen ilk 11’e almış, Emre Çolak’ı da kenara çekmişti.

Hamzaoğlu’nun ilk kez kenarda olduğu Eskişehirspor maçında Melo kırmızı kart görünce hafta sonu oynanacak maçta cezalı duruma düştü. Cezalı olan Melo’nun yerine Emre Çolak’ı izledik Akhisar maçında. Çok da iyi bir oyun çıkardı Çolak bu maçta. Bir hafta sonraki maçta merak konusu olan Melo takıma dönünce Emre Çolak’ın ilk 11’de yer alıp almayacağıydı. Hamzaoğlu Terim gibi yapmayıp hem Çolak’a, hem de Melo’ya yer verdi ilk 11’de. O maçta Konyaspor karşısında oyunu kopartan isim Çolak oldu attığı golle. Bir sonraki hafta Mersin İdman Yurdu maçında da Çolak sahadaydı. Ancak bu sefer pek de iyi oynamamıştı. Ancak diğer arkadaşlarından da belirgin biçimde kötü değildi. O maçın ikinci yarısında Emre Çolak’ı sahada göremedik. Burada genel olarak şöyle düşünüldü: Emre Çolak istikrarsız bir oyuncu, iki maç oynadıktan sonra yeniden eski istikrarsızlığına döndü. Hamzaoğlu da bu nedenle onu oyundan aldı.

Sonra anladık ki Hamzaoğlu Çolak’ı kötü oyunundan daha çok, yıpranmaması için sahadan almış Mersin İdman Yurdu maçında. Zira Çolak’ı bir sonraki hafta Gençlerbirliği karşısında yeniden ilk 11’de gördük; nitekim o maçta takıma golle döndü Çolak.

- Oysa Çolak’ın futbol zekâsına ilişkin yoğun bir tartışma var futbol kamuoyunda…

Evet, gündemi belirleyen sözleri seslendirenlerin, konuştukları konu hakkında müthiş bir donanımsızlığın sahipleri olduğu bir ülke Türkiye. Aslında bu, kısmen futbol için de geçerli bu; TV kanallarındaki futbol programlarını hatırlayalım. Maalesef futbol kamuoyuna hâkim olan görüşlerin çoğu klişedir bu ülkede. Burada klişeden kasıt, gerçeği yansıtmamaları itibariyle şehir efsanesi olmalarıdır.

Emre Çolak’ın da futbol zekâsının olmadığı bir şehir efsanesidir. Muhtemelen bir blog yazarından çıkıp, sanal dünyadaki çöp bilgiler gibi kes yapıştır şeklinde çoğaltılan, çoğaltıldıkça da inanılan temelsiz bir görüştür Çolak’ın futbol zekâsının bulunmadığı yolundaki iddia. Gerçekte bunu test etmek de oldukça kolay. Bunun için sadece birkaç soru sormak yeterli. Mesela Konyaspor maçında attığı gol için o noktaya gitmek ve o vuruşu yapmak bir zekâ göstergesi değil midir? Gençlerbirliği maçında gol vuruşu için sprint atmaya başladığı yerde bulunmak bir zekâya karşılık gelmez mi? Beşiktaş maçında Hamit Altıntop’la yaptığı ikili sıkıştırma sonrasında Kerim Frei’dan topu kapınca, daha topu kontrol aşamasındayken çevre kontrolü yaparak Burak Yılmaz’ı saptaması ve topu kontrol ettikten sonra çok ölçülü biçimde Yılmaz’ın önüne topu bırakması bir zekâsızlık mıdır?

Fazla uzatmayalım; taraftar argümanlarının çoğu gibi Emre Çolak’ın futbol zekâsının bulunmadığı yolundaki görüş de bir şehir efsanesidir. Buradan hareketle şunu da söylemek gerekiyor: Hamzaoğlu’nun Galatasaray’a vereceği en önemli katkılardan birisi Emre Çolak’ı gerçek anlamda kazanması olacak.

- Belki tam da bu noktadan Hamzaoğlu bir hoca mıdır, yoksa proje midir sorusunu tartışabiliriz…

Öncelikle proje kavramını tarif etmemiz gerekiyor, çünkü taraftara göre dördüncü yıldızın kendisi de bir proje olabilir. Burada projeyle, belirli bir vizyonu olan ve orta vadede a noktasından b noktasına belirli bir plan dahilinde gidilmesinin öngörüldüğü süreç yönetimini kastediyoruz.  Bu kavramı bir kenarda tutalım şimdilik.

Galatasaray Spor Kulübü’ne baktığımızda gördüğümüz bir şey var. Neredeyse proje hiç üretilmiyor Galatasaray’da. Kulüpte tek hâkim zihniyet, transfer modeli. Esasında transfer modeli de bir proje olabilir, ciddi bir şekilde ele alınırsa ve yönetilirse. Ne var ki Galatasaray’daki transfer modeli sadece dış alıma dayanıyor, dış satıma değil. Yani transferler tek yönlü. Futbolcu dış alımında da analize dayalı ihtiyaç temininden daha çok, Osmanlı’nın borçlanarak saray yapma politikasına benzer bir yaklaşım görüyoruz. Galatasaray transfer yapmak için borçlanan bir kulüp ne yazık ki.

Eğer hiçbir değer yaratmadan sadece tüketime dayalı ekonomik bir model yaratırsanız, üreteceğiniz tek şey borçlanma, sürekli borçlanma olur. Ki Galatasaray’ın da ürettiği tek şey de bu. Ve bu nedenle zaman geliyor sistem tıkanıyor. Rakamlara şu an tam hâkim değilim, ama muhtemelen tarihinin en ağır finansal krizinin tam göbeğinde Galatasaray. Yani hemen hemen 10 yıl sonra yeniden tıkanma noktasına gelindi; hem de stat gibi gelir yaratıcı kalemlerin devreye girmiş olmasına karşın.

Bundan daha acı bir şey var. Galatasaray aynı politika yüzünden 2000’de de krize yuvarlanmıştı. O krizden Galatasaray’ı çıkaracak bir isim vardı; Mircea Lucescu. Akılcı ve yerinde transferlerle ve her şeyden önemlisi değer yaratarak (Sergen Yalçın örneği hatırlanabilir) kulübü o finansal krizden çıkarabilirdi Lucescu sayesinde Galatasaray; hem de sportif başarıyı elde ederek. Ama ehil olmayan yöneticiler yüzünden Lucescu gönderildi ve onun yerine, neredeyse ligin her yarısında, yeni baştan takım kurarak borcu 20’lerden 50 milyon dolarlara yükselten isimler tercih edildi. Yani borcu azaltacak proje yerine borcu artıracak projesizliği tercih etti Galatasaray bu dönemde.

Bu zihniyet sonraki yönetimlerde de devam etti. Demek ki sanılanın aksine öğrenen değil, öğrenemeyen bir organizasyona sahip Galatasaray’da.

- Hamzaoğlu bu sarmalı çözebilir mi peki?

Esasında projeye dayanan doğru bir yönetim modellemesiyle Galatasaray bu krizi aşabilir. Bunun için de Hamzaoğlu belki de en doğru isimlerden birisi. Zira öncülleri gibi sürekli transfer isteyen tüketici bir teknik direktör gibi davranmıyor Hamzaoğlu. Tam tersine, elindeki kaynakları verimli kullanmaya çalışıyor. Verdiği her demeçte sürekli olarak bunu vurguluyor.

- Bu çerçevede neler beklenebilir Hamzaoğlu’ndan?

İlk planda takımı kaleciler hariç 20 kişiye düşürerek Galatasaray’ı bir kadro çöplüğünden kurtarmasını bekleyebiliriz. İkinci olarak Türkiye Kupası maçları sayesinde ideal 11’iyle ikinci 11’i arasındaki makası hızla daraltmasını ve Galatasaray’ı, girenin çıkanı aratmadığı bir sistem takımı haline getirmesini. Üçüncü planda Galatasaray’da uzun yıllardır olmayan bir futbol aklını getirerek kulübü menajerlerin ve kötü yöneticilerin elinden kurtarmasını. Dördüncü olarak Sinan Gümüş, Tarık Çamdal, Kaan Baysal, Koray Günter, Birhan Vatansever, Emre Can Coşkun gibi gençler üzerinden Galatasaray’ın geleceğini inşa etmesini. Son olarak da altyapıya el atarak futbolcu dış satımına dayalı bir model kurarak, futbol şubesini, sürekli zarar eden bir şirket yapısından, kâr eden bir birime dönüştürmesini.

Gerçekte, biraz ütopik görünse de doğru bir yapılanmayla ve kadrolaşmayla orta vadede realize edilebilecek bir proje bu. Ancak burada kulübün ufkunu daraltan bir unsur var; taraftar.

Maalesef son 20 yıldaki politikalar ve Galatasaray’ın vizyoner bir kulüpten sportif başarı için mücadele eden bir kulübe evrilmesi nedeniyle taraftar bir anlamda transfer obezi konumuna geldi. Tabi Drogba ve Sneijder gibi futbolcuların gelmesi de bu süreci ivmelendirdi. Ama mesele şu. Birincisi Türkiye’de sportif başarı elde etmek için transfer obezi olmak gerekmiyor. Galatasaray çok uygun maliyetle gerçekleştirdiği 2006 ve 2008 şampiyonluklarında bunu örnekledi. Keza Bursaspor’un 2010 şampiyonluğu da çok öğretici. Hatta her ne kadar derbi maçlarını kaybetse bile, Galatasaray’ın yarı bütçesiyle puan cetvelinde bir üstünde olan Beşiktaş da iyi bir örnek bu konuda. Özetle Türkiye’de sportif başarı elde etmek için milyonlarca doları sokağa atmak gerekmiyor; iyi bir futbol aklı ve planlamayla sportif başarıyı elde etmek mümkün.

İkincisi, transferle Avrupa’da kalıcı başarıyı elde etmek de mümkün değil. Zaten öyle olsa Avrupa’da en başarılı kulübümüz Fenerbahçe olurdu, çünkü Fenerbahçe kurulduğu andan itibaren tek bir modele, transfer modeline sahip bir kulüptür.

Galatasaray’ın yeniden Avrupa’da kalıcı başarı elde edebilmesi için yeni kuşakları yaratması gerekiyor. Bu da ancak vaktinde Borussia Dortmund’un gerçekleştirdiği türden bir futbol projesiyle mümkün. Bu açıdan mayıs ayındaki genel kurulda Galatasaray Spor Kulübü üyelerinin başkan adaylarına değil, projelere oy atmaları elzem görünüyor.


[1] Hamza Hamzaoğlu’nun Lig TV’deki söyleşisinin ses kaydını buradan dinleyebilirsiniz; https://www.youtube.com/watch?v=4iGB3xCtcoo

[2] İstatistikler için http://tr.matchstudy.com/ adresine bakılabilir.

[3] Bakınız www.matchstudy.com adresinin mesajına: https://twitter.com/MatchStudyTR/status/552579405458202624