YERE DEĞİL GÖĞE BAKALIM

Melih ŞABANOĞLU yazdı…

Uğur Meleke gibi neredeyse kayıtsız biçimde aklına güvenebileceğimiz bir futbol fikir insanı bile Galatasaray ve Roberto Mancini hakkında “5’li defans” gibi kavramlarla konuşmaya başlayınca yazmak şart oldu.

Önce şu soruyu soralım. Mancini nasıl bir miras devraldı Galatasaray’da? Uzatmadan da yanıtları sıralayalım peş peşe:

1. Yaşlı bir takım devraldı.

2. Devraldığı takımın fizik kalitesi oldukça kötüydü.

3. Takımın kadro mimarlığı 6-0-4 kuralına göre yanlış kurgulanmıştı.

4. Ağır ve köşeli taşlardan oluşan bir futbol ve kadro anlayışı vardı.

Bu yanıtlardan ilk üçünü açıklanmaya gerek yok. Ne demek istenildiği net biçimde ortada. Dördüncü maddeden kasıt ise şu:

2011-2012 sezonunda en ileride Johan Elmander, en geride ise Tomas Ujfalusi’nin kollarını açarak oluşturdukları parantez içinde oynuyordu Galatasaray. Bunun anlamı Tomas takımın boyunu belirliyor, Elmander ise pres ritmini temsil ediyordu. Bu iki parantezin tam ortasında ise Felipe Melo vardı. Hem Juventus kampında hazır geldiği, hem de dar alanda daha kolay sergileyebildiği hamleli müdahaleleriyle takımın makine dairesiydi Melo, enerjinin üretildiği. Dolayısıyla en geride Fernando Muslera’dan başlayan çizgi Tomas, Melo ve dönemin en iyi çift yönlü orta sahası Selçuk İnan üzerinden Elmander’e dek uzanıyordu. Takımın gerisini ise Semihler, Ebouéler, Hakanlar, Enginler, Emreler, Baroslar, Necatiler tamamlıyordu.

2012-2013 sezonunda iki radikal değişiklik baş gösterdi. İlki sakatlıklarla ilintili: Sezona sakat başlayan Elmander’in verimi inanılmaz düştü, Tomas ise sezon başında sakatlandı. Böylece parantez yok oldu bir anlamda. İkincisi gelişme ise Burak Yılmaz, Umut Bulut ve Hamit Altıntop transferiyle Galatasaray’ın oynadığı futbolun yön değiştirmesiydi. Artık rakibi önde basan değil, geriye daha çok yaslanmış ve yaklaşık 60 metrelik bir mesafede futbol oynamaya çalışan bir Galatasaray vardı. Bu yeni futbolda takımın merkezinin ileriye taşınmasını Hamit Altıntop üstlenmişti. Kısmen de Nordin Amrabat.

ESKİ HARİTA

Fazla uzatmayalım. Bu futbol anlayışı, neredeyse ilk 11’in hepsinin baştan bilindiği ve bütün futbolcuların sahada ne yapacağının önceden belli olduğu bir futbol zihniyeti üretti. “Ağır ve köşeli taşlar”dan kasıt bu.

Örnek vermek gerekirse bu futbol haritasında, Hamit Altıntop topu yavaş da olsa ileri taşırdı, ha keza Amrabat.

Bir itfaiyeci gibi Melo’dan sadece defansif görevler istenirdi; rakibi karşılamak ve bozmak gibi. Selçuk’tan beklenti Burak Yılmaz ve Umut Bulut’u kaçırmasıydı. Didier Drogba’dan beklenti fiziğiyle rakip defansı hırpalamak, gol atmak ve takımın ikinci santrforu olan Burak Yılmaz’ın kullanabileceği koridorlar yaratmaktı.

Bu zihniyete sahip takım sezona daha az hazırlanarak, daha yaşlı ve rotasyon ihtimallerinin oldukça sınırlı olduğu bir şekilde girdi. Süper Kupa’da Fenerbahçe’ye, Emirates Cup’ta ise Porto ve Arsenal’e karşı birer devre oynanan futbol takımın yapısal sorunlarını örtünce, Malaga ve Napoli’yle hazırlık maçlarında verilen sinyaller görülmedi. Böylece takım hem lig başında bir anlamda “stop” etti, hem de Şampiyonlar Ligi’ne alışık olunmayan bir yenilgiyle başladı. Roberto Mancini devraldığı takım böyle bir Galatasaray’dı.

Mancini geldiği ilk günden bu yana ağırlıklı olarak bu ağır ve köşeli taşlardan oluşan futbol anlayışını değiştirmeye çalıştı. Taşlarla oynadı. Bunun için de neredeyse herkesi her yerde oynatmaya başladı. Bu kapsamda Albert Riera’yı sağ koridorda, Burak Yılmaz’ı sol önde, Sabri Sarıoğlu’nu sol arkada, Melo’yu stoperde gördük. Bunun dışında daha önce neredeyse ilk 11’i unutmuş futbolcuları devreye soktu Mancini. Böylece Emre Çolak, Yekta Kurtuluş, Ceyhun Gülselam, Aydın Yılmaz gibi isimleri görür olduk sıkça.

Sonuçta ne oldu? Mancini ilk bakışta istikrarsızlık, hatta kaos gibi görünen bol rotasyonlu ve bol formasyonlu (maça 3-5-2’le başlayıp sonra 4-4-2’ye dönüp yeniden 3-5-2’yle tamamlama gibi) bir yapıyla istikrarlı bir yapı ortaya çıkarmaya başladı. Burada istikrardan kasıt kendi sahasındaki galibiyet oranını yüzde yüze çıkarmak, en az gol yiyen takım olmak, sıralamada ikinciliğe gelerek lige ağırlığını koymak gibi kısmen istatistikî konular.

ÇÖZÜMLER, ARAYIŞLAR…

Devre arasında ise Mancini ilk geldiği anda hiçbir şey yapamayacağı ilk üç konuya eğildi. Öncelikle yaptığı transferlerle takımın yaşını radikal biçimde gençleştirdi. İkincisi takımın fizik kalitesi, kendi alanında dünyanın en iyilerinden birisi kabul edilen Ivan Carminati’nin reçeteleriyle kısmen yukarı çekildi. Ayrıca kadro gençleştirilerek futbolcu grubuna dışarıdan enerji ilave edildi. (Burada şundan da bahsetmek gerekiyor. Mancini, devre arası kampı sonrasında maç kondisyonları zayıf olan Drogba, Sabri Sarıoğlu ve Eboué’nin fiziken daha da güçlenmeleri için Gaziantepspor ve Elazığspor maçlarında mümkün mertebe sahada tutmaya gayret etti. Bundan da şunu anlıyoruz ki Mancini’nin kafasında büyük bir fotoğraf var ve bu perspektifi anlık durumlarda bile hiç gözden çıkarmıyor.) Üçüncüsü de takımın kadro mimarisi baştan aşağı değiştirilerek 6-0-4 karşısındaki acizlik büyük ölçüde giderildi.

Aslında bunlar elbette detay ve talî meseleler. Önemli olan tek şey var, o da Mancini’nin nasıl bir futbol oynatmak istediği.

Görüldüğü kadarıyla bugüne kadar kimse bu soruyla fazla ilgilenmedi. Çoğunluk Mancini’yi “kadro istikrarı”, yanlış biçimde kavramsallaştırılan “sistem değişiklikleri” (bundan kasıt 3-5-2’ler filan, oysa sistem başka bir şeydir; 3-5-2’ler, 4-4-2’ler ise sistem değil formasyondur), “beşli savunma”, maça savunmacı ağırlıklı bir 11’le başlamak gibi gerçekten suflî ve çoğunlukla şark kafasının ürünü olan kurnaz bir bakış açısıyla eleştirmeye gayret ediyor. Bu nedenle yukarıdaki “Mancini nasıl bir futbol oynatmak istiyor” sorusu çok önemli.

Şimdi bu soruya yanıt aramaya çalışalım.

Öncelikle Mancini, topun bulunduğu noktayı merkez alan bir futbol anlayışına sahip. İstiyor ki takım saha parselasyonunu, topun o an nerede olduğunu dikkate alarak sürekli olarak değiştirsin. Bunun iki açılımı var. İlki, top rakipteyse takımın aslında hepsinin topun arkasına geçmesini istiyor Mancini. İkincisi ise, savunma parselasyonun topa baskı yapma esasına göre şekillenmesini hedefliyor. Hemen anlaşılacağı gibi burada tek amaç var, o da mümkünse bir an önce topun sahibi olmak, olunamıyorsa da topun arkasında bulunarak takımın savunma kurgusunu zinde ve yüksek tutmak.

İKİNCİ HEDEF

İkincisi Mancini takımın bir blok halinde oynamasını amaçlıyor. Yani en ilerideki oyuncuyla en gerideki arasında 60 metre değil en fazla 30 metre derinlik bulunsun; böylece görev paylaşımları, statik olarak tek tek futbolculara değil, takımın tamamına ihale edilsin. Açmak gerekirse; takımdaki futbolcular görevleri, önceden birilerine ihale edilmiş biçimde değil, o an sahanın içinde bulundukları yerin gerektirdiği biçimde ve birbirleriyle yardımlaşarak yerine getirsinler. Yani, Hamit örneğindeki gibi, kimse takımı ileriye taşımak görevini tek başına üstlenmesin, ya da Melo’daki gibi kimsenin ilk ve tek görevi rakibi karşılamak olmasın. Mancini istiyor ki örneğin Eboué bir bindirme yapıyorsa, sağ koridorda Eboué’nin defansif olarak savunduğu alan boş kalmasın, o an, o alana en yakın futbolcu kaydırma yaparak Eboué’nin bölgesini bilinçli biçimde kontrol etsin. Böylece takım saha içinde su gibi aksın, sahada birleşik kaplar kanuna aykırı biçimde rakibin değerlendireceği boşluklar meydana gelmesin. Özetle amaç, hem hücumda akışkan, hem de savunmada sert bir takım meydana getirmek.

Esasında neredeyse dünyanın bütün teknik direktörleri bu futbolu oynatmak ister. Ancak, akışkan ve sert futbol oynamak ciddi bir planlama ve zaman gerektirdiği için bunu çok azı başarır. Mancini bu planlamaya sahip birisi ve gerekli zamanın da Galatasaray tarafından kendisine verildiğini gördüğü için bu futbola yöneldi. Daha da doğrusu bu futbolu oynatmak için Türkiye’ye geldi.

Sorun bu değil. Sorun, Mancini’nin bunu nasıl yapacağı.

Mancini aynı anda hem sert, hem de akışkan olan bu futbola, esasında fazla ilişkili görünmese de birbiriyle çok ilintili iki reçeteyle ulaşmayı hedefliyor. Bunlardan ilki şekilsel (formel), ikincisi ise oyun kurgusu analizi.

Mancini’nin formel çözümü; Galatasaray’ın ağır ve köşeli taşa benzettiğimiz statik futbol zihniyetini bu taşları yerinden oynatıp birbirleriyle yontmaya ve deyim yerindeyse çakıl taşına dönüştürmeye dayanan dinamik bir modele dayalı. Melo’yu olduğu yerden alarak kâh stopere, kâh ofansif ortaya sahaya atmasının nedeni bu. Keza aynı şekilde Ceyhun’u. (Eğer boyları 1.80’in biraz üzerinde olsaydı Emre Çolak ve Yekta Kurtuluş’u da bu devr-i daim içinde stoper olarak görecektik. Yine aynı biçimde Salih Dursun ve Veysel Sarı’yı da yakında bu pozisyonlarda görmemiz sürpriz olmaz.) Mancini bu değişikliklerle bir yandan hem futbolcuların temelde ihtiyaç duydukları savunma ve hücum yeteneklerini geliştirmeye çalışıyor, bir yandan da statik görev tanımları yerine dinamizm mesajı veriyor futbolcu grubuna.

TAŞLARI YERİNDEN OYNATMAK

Bu konuda Galatasaray tarihinde iyi bir örnek var. 1991-1992 sezonunda Mustafa Denizli topla çok hızlı olan Tugay Kerimoğlu’nu boyunun kısalığına bakmadan süpürücü stoper olarak kullanmıştı Galatasaray’da. Tugay da buna olumlu bir tepki vermiş, her ne kadar takımın durumu parlak olmasa da harika bir süpürücülük tecrübesi yaratmıştı. Bir sonraki sezonda Karl Heinz Feldkamp, stoper oynadığı için defansif yeteneklerini radikal biçimde geliştiren Tugay’ı orta alana çekerek Türkiye’de modern çağların çift yönlü oynayan ilk orta saha futbolcusunu yaratmıştı. Daha sonraki yıllarda Suat Kaya ve Emre Belözoğlu, hatta Okan Buruk, Tugay’ın temsil ettiği bu rol modelliğin kültür dairesi içinde çift yönlü orta saha oyuncusuna evrildiler.

Geliyoruz ikinci reçeteye. Daha önce Mancini’nin futbolcu grubunu yekpare bir blokmuş gibi oynatmak istemesinden bahsetmiştik. Bunu sağlamanın tek yolu var. O da Muslera’dan başlayan bir mimari yapı üzerinde atağın sonlanmasıyla (gol, aut, korner, faul, vb.) nihayetlenen bir pas kurgusunu gerçekleştirmek. Galatasaray temelde bu kurguya sahip değildi. Bunun temel nedeni takımın statik futbol anlayışıydı. Diğer bir deyişle stoperlerin önünde oynayan Melo’dan daha çok defansif orta saha görevleri isteniyor, ama oyun kurmada önemli rol üstlenmesi beklenmiyordu. Bu görev daha çok Selçuk üzerindeydi ve Selçuk da “dribling” yeteneği fazla gelişmediği için, ne de top sürerek, ne de dikine pasla rakibi eksilten bir şekilde oyunu kuramıyordu Galatasaray.

Diğer taraftan Wesley Sneijder da ikinci bölge başına dek geriye gelerek bunu yapacak bir futbolcu olmadığı için Galatasaray sağlıklı bir pas kurgusuna sahip olamadı hiçbir zaman. Bu durum da Hamit gibi yavaş da olsa topu sürerek takımın merkezini ileriye taşıyan oyuncuların ortaya çıkmasına yol açtı. Verimsizlik (Eboué, Amrabat, Bruma) ve yavaşlık (Hakan Balta ve Albert Riera) nedeniyle kanatlar da işlemeyince ofansif gücü zayıf bir Galatasaray çıktı ortaya.

BİRİNCİ BÜYÜK PROBLEM

Mancini iş başına geldiği ilk günden bu yana en çok bu sorunun çözümü için uğraştı. [1] Yaptığı ilk radikal iş de stoperlerin önündeki ikili orta saha bloğunu (Selçuk ve Melo) bozarak buradan uzaklaştırmak oldu. 4-4-2 ya da 3-5-2, farketmez, Mancini orta saha kurgusunun göbeğini 1-2 formasyonuyla oluşturmaya başladı. Yani stoperlerin önünde oyun kuran bir orta saha futbolcusu, onun da iki çaprazında ve daha önünde ofansif görev paketi oldukça yüklü iki orta saha oyuncusu daha. Daha somut konuşmak gerekirse stoperlerin önünde daha çok Ceyhun (basit ve tek pasa dayalı oynadığı için), Emre Çolak ve Yekta Kurtuluş’u (bu iki futbolcu da Melo ve Selçuk’a oranla daha çevikler, topu baskı altındayken rakibi ekarte edecek şekilde ters yönde yumuşatabiliyorlar) tercih etti Mancini. Topla daha yavaş olan Selçuk ve Melo’yu ise bu ikisinin önüne ve çaprazına attı.

Burada önemli bir nokta var. O da şu. Mancini üç stoperle oyuna başlamışsa stoperlerin arasında oynayan futbolcunun oyun kurmada diğer iki stopere göre daha fazla rol üstlenmesini istiyor. Mancini’nin bu pozisyon için Melo ve Ceyhun tercihlerini bu analiz üzerinden okumakta fayda var. Mancini bu üçlü stoper grubunun önünde 1-2 yapısıyla oyunu en geriden itibaren pas kurgusu üzerine inşa eden bir yapıyı tercih etti. Eğer Mancini 3’lü defans yerine 4-4-2 formasyonuyla saha çıkmışsa, burada da oyun kurmaya daha uygun stoperleri tercih etmeye gayret ediyor hep, Hakan Balta ve Semih Kaya gibi.

BURSASPOR ÖRNEĞİ

Buna örnek olarak son Bursaspor maçını verebiliriz. Mancini maça 4-4-2 formasyonuyla çıktı. Stoperler Hakan Balta ve Semih Kaya’ydı. Onların önlerinde rakibi ilk karşılayan ve bozan isim olarak Ceyhun Gülselam vardı. Ceyhun’un iki çaprazında ise solda Selçuk, sağda ise Melo yer aldı. Sneijder kısmen sol kanat, kısmen de merkezde serbest oyuncu olarak oynadı. Drogba ve Burak Yılmaz da seyyar forvetler. Kanatlar ise Eboué ve Sabri Sarıoğlu’na emanetti.

Şimdi bu formasyonda önce pas sayılarına bakalım. Takımda en çok pas yapan oyuncu 82 pasla Hakan Balta. Onu bir eksikle (81) Selçuk İnan takip ediyor. Melo 71, Ceyhun 66, Semih de 60 pas yapmış. Dönüp rakipten en çok top karşılayanlara (savunma kurgusu) bakıyoruz. Semih 19 top kesmiş, Balta 18, Ceyhun 17, Melo ve Sabri ise 16’şar.[2] Selçuk listede bile yok. Ama unutmayalım ki Selçuk zaten Ceyhun’dan sonra en çok koşan oyuncu olarak alan savunmasında önemli bir rol üstlendi.

Galatasaray’ın bu orta saha kurgusu Melo’nun iki, Ceyhun’un bir asistiyle (Ceyhun’un üçüncü bölge girişinde rakibinden topu kaparak Sneijder’ın önüne yuvarladığı pozisyon) sonuçlandı. Ayrıca bu orta saha kurgusunun diğer oyuncusu Selçuk da bir gol attı.

Ancak burada hemen şunu söylemek gerekiyor ki Bursaspor maçında stoperlerin önünde Ceyhun’un tercih edilmesinin ilk nedeni rakibin en etkili ismi olan Bellushi’nin susturulmasıydı. Galatasaray’da top rakibe geçtiğinde topa ilk baskıyı en iyi ve en çok yapan isim Ceyhun’du o maçta. Bir anlamda Bursaspor’un ana pas bağlantısı olan Bellushi’yi susturarak Sercan, Kazım, Sestak ve Fernandao’yu boşa düşürmüş oldu Galatasaray. Eğer maç analizi böyle bir görevi ortaya çıkarmasa, orada muhtemelen Ceyhun yerine ofansif yönü çok daha kuvvetli Emre Çolak’ı görecektik. Yani görüldüğü gibi pas kurgusunun defanstan başlaması yaşamsal öneme sahip.

ASIL FOTOĞRAFI GÖRMEK

Özetle Mancini’ye göre, blok halinde oynamanın en belirgin yolu, en geriden en ileriye dek, belirli, tanımlanmış ve dönüşümlü istasyonlar üzerinden dikişsiz bir pas trafiğini gerçekleştirmek. Mancini kanatları işlemeyen bir kurguda bile bu pas mimarisine sahip bir takımın hücumda nefes yollarının açık kalacağını düşünüyor. İşte bunun için en önemli pozisyon, Juventus’ta Andrea Pirlo’nun, FC Bayern’de Philpp Lahm’ın oynadıkları stoperlerin önündeki mevki.

Takımın merkez omurgasını bu şekilde yeniden yapılandırmak isteyen Mancini’nin nereye koştuğunu, kanatlara yapılan transferleri, özellikle de Alex Telles takviyesini eklediğimizde daha iyi anlıyoruz. Mancini’nin büyük fotoğrafında şu var: Merkezi ve kanatları birlikte çalışan, pas yolları sürekli açık, saha yayılımında sadece topun bulunduğu noktayı esas alan, fizik kalitesi çok yüksek, topa sürekli baskı yapan, tek blok halinde oynamayı başaran geniş bir oyuncu grubu. Galatasaray ve Mancini bu yolun başında bulunuyor.

Daha da kısası şu: Futbol, klişelerden uzakta kalmayı gerektiren müthiş dinamik bir oyun. Bu oyunu anlamaya çalışırken tüm klişelerden ve statik görüşlerden uzak durmakta fayda var. Yerinden kıpırdamayan statik ağır taşlar üzerinden oyunu okumaya çalışmak yerine birbirlerine çarpa çarpa yuvarlaklaşan çakıl taşlarının ötesindeki ufka bakalım.

“Göğe bakalım.”


[1] Basında bu konuya ilk dikkat çeken isim Sinan Yılmaz oldu Medya Spor’da.

[2] http://tr.matchstudy.com/TSL2013-14/TSLgame.aspx?id=0803&page=04